Megatrendlerin kesişme noktası: Süper rekabetçi kentler

    Sanırım insan neslinin mutluluğu bu süper rekabetçi kentleri “evcilleştirebildiğimiz” ölçüde yüksek olacak. Ne dersiniz, bunu başarmak için gerekli olan gücü egolarımızdan arınıp aklıselimle ve toplumsal dayanışma ile harekete geçirme olanağımız var mı?

    2014 yılının ilk günlerinde bu sayfalarda yazdığım “Megatrendler ve Ülkemiz Gayrimenkul Sektörüne Olası Etkileri” başlıklı makalemde önümüzdeki yaklaşık 30 yıllık süreçte dünyayı etkileyeceğini düşündüğüm ve üzerinde herkesçe mutabık kalınan 5 megatrendin (demografik değişiklikler, ekonomik gücün yer değiştirmesi, kentleşmenin hızlanması, iklim değişikliği ve teknolojik gelişmeler) gayrimenkul sektörüne etkileri üzerine kısa bir giriş yapmıştım. Bu makalemde de bu 5 megatrendin birbiri ile etkileşiminin olası sonuçlarından biri olan “süper rekabetçi kentlere” değinmeye çalışacağım.

    Hızlı kentleşme olarak kendini gösteren megatrend, kentlerin, ülkelerin önüne geçmesinin, bekli de ekonomik ve sosyal olarak “şehir devletler” oluşmasının kaçınılmaz olduğunu ve önümüzdeki döneme damga vuracağını açık bir şekilde gösteriyor. Örneğin 2008 yılı dünya tarihinde ilk kez kentli nüfusun kırsal kesimdeki nüfusu geçtiği bir yıl olarak kayıtlara girdi. Bugün günlük olarak 180.000 kişinin kentli nüfusa katıldığı tahmin ediliyor. Yani denge, kentler lehine hızla değişiyor… Kentler bir anlamda da 5 megatrendin bir arada kendini gösterdiği yerler olarak da karşımıza çıkıyor: Yukarıda belirttiğimiz demografik değişim hızlı kentleşmeye, o da kaçınılmaz olarak doğal kaynakların hızla tüketilmesine neden oluyor. Tüm gelir gruplarının aynı yerlerde, “kentlerde” kümelenmesi bir taraftan hızlı bir yoğunluğa diğer taraftan da ister istemez “sosyal tansiyonun” yükselmesine neden oluyor. Bu çok yüksek iletişim ve etkileşim ortamı ilişkilerde hızlı, güvenilir, kolay ulaşılabilir ve hızla tüketilebilir yeni teknolojilerin gelişmesine olanak sağlıyor.

    Megatrendlerin kentlerde keşişmesi kentlerin tarih içinde yüklendikleri “misyon”un da değişmesine yol açıyor: 19. yüzyılda üretim merkezleri ola-
    rak parlayan kentler, 20. yüzyılda hizmet merkezlerine dönüşüyor. Bugünün kentleri ise teknoloji ve genel ekonomik gelişmelerin getirdiği olanaklarla insanların sadece ekonomik gerekçelerle değil iş ve aş olanaklarının yanında yüksek bir hayat kalitesine, sosyal, kültürel olanaklara ulaşabile-
    cekleri merkezler olarak talep görüyor.

    Karmaşık ihtiyaç ve gerekliliklerin her zamankinden fazla olarak gündemde olduğu bu günün iş dünyasında kentler “yeteneği”, “kaliteli iş gücünü” çekebildikleri için; bu kaynaklara kolay erişim sağladıkları için ve bunu başarabildikleri oranda “rekabetçi” olarak ortaya çıkıyorlar. Bu aslında bir sebep sonuç ilişkisi. Kentlere olan hızlı talep, “yeteneğin” de burada
    kümelenmesine yol açıyor. İçinde yaşanabilir süper rekabetçi kentleri oluşturmak için akla, bilime ve vicdana ihtiyacımız var. Gelecek ancak doğru bir planlama ile “sürpriz” olmaktan kurtulabilir. Doğru planlama
    da hep birlikte katkı sağlanırsa gerçeğe dönüşebilir. Bence üzerinde hep birlikte düşünmemiz, kendimiz ve geleceğimiz için mutlaka bir ucundan katkı sağlamamız gereken ana konu bu soruya vereceğimiz cevapta saklı: Yukarıda kısaca ortaya koymaya çalıştığım gibi gelecek bu tür kentleri kendiliğinden oluşturuyor. Biz bu oluşuma katkı sağlasak da sağlamasak da
    insanlar kentlere akıyor ve kentlerde daha önceki misyonlarına benzemeyen bir yaşam başlıyor…

    Ya bırakacağız bu süper rekabetçi kentler kendi kurallarını kendileri koyup “vahşi bir şekilde” gelişip oluşacak ve bizleri “yutacak”, bizi içinde yaşamaya “mahkum” edecek ya da biz üstün düşünme, organize etme ve üretme kapasitemizle gelişen bu megatrende “insan” dokunuşu yapıp kaçınılmaz olarak oluşan bu kentleri içinde “gerçekten” yaşanabilir, nefes alınabilir yerler haline getireceğiz. Sanırım insan neslinin mutluluğu bu süper rekabetçi kentleri “evcilleştirebildiğimiz” ölçüde yüksek olacak. Ne dersiniz bunu başarmak için gerekli olan gücü egolarımızdan arınıp, aklıselimle ve toplumsal dayanışma ile harekete geçirme olanağımız var mı?