Türk’ün rant ile imtihanı: Central Park’a miks proje yapar mıyız?

    Son yıllarda zirveye çıkan gayrimenkul odaklı büyüme süreci sektörün giderek araç değil amaç haline geldiği izlenimini veriyor.

    95

    Tahsinle de etmeyip kanaat
    Yağmaya dahi gelirdi cür’et
    Ziya Paşa

    Fuzuli’den küresel krize tamah

    Hiçbir kültürde/dinde övülmese de tamah (açgözlülük) hayatın olağan pratiğidir. Ziya Paşa tamahın “güzel sözden daha fazlasının istenmesine neden olduğunu”, Fuzuli ise “kulağa bir şey duyurmadığını” söylüyor. Peki, “iki vadi dolusu altınla yetinmeyip, üçüncü bir vadinin daha istenmesi” ilerlemenin asıl kaynağı olarak görülebilir mi? Duruma göre evet. İngiltere ve ABD’nin erken dönem kapitalist gelişme sürecinin, doğanın tahribine ve ucuz emek sömürüsüne dayalı olduğunu biliyoruz. Günümüz Çin’inde de kısmen benzer bir süreç yaşanıyor. Ancak yaşanılan çevreye ve insana duyarlı gelişme düşüncesi; özel sektör ve toplum yararı arasında makul bir dengenin kurulmasını gerektirmiştir. Bu yaklaşım kapitalizmin ehlileşmesine ve sürdürülebilir olmasına katkı sağlamıştır. Özellikle 1970’lerden bu yana çevre ve insana duyarlı politikaların geliştirilmesi, şirketlerin sosyal sorumluluğunun önemli bir parçası haline gelmiştir.

    Özellikle kısa vadeli politikaların egemen olduğu ekonomik sistemlerde, büyüme hedefinin iki önemli ve rant yaratıcı aracı vardır; borsa ve gayrimenkul (özellikle konut). 2000’li yılların başındaki borsa krizi ile yara almış ABD ekonomisi, bu iki aracın yarattığı ranta ve pozitif servet etkisine dayalı bir büyüme dönemi yaşadı. Ancak, küresel kriz, olgun bir ekonomide borsa/gayrimenkul rantına dayalı büyüme macerasının son durağının “balonun patlaması” olduğunu gösterdi. Konut/inşaattaki rant/tamah sisteminin sonuçları, borsaya göre daha ağır olabilir. Tamahkâr-kısa vadeci-kar odaklı ve toplumsal/çevresel duyarlılığı zayıf olan, üstelik kentte yaşamayı zorlaştıran ilerleme fikri çağdaş bir yaklaşımı temsil etmiyor. Ama görünen o ki, biz daha bu sarmalın henüz çok başındayız.

    Central park, otoban kenarı yeşilliği ve tamah kültürü

    Dünyayı istatistik yoluyla anlamaya çalışıyoruz, ülkemizi de karşılaştırmalı istatistiklerin yardımıyla konumlandırıyoruz. Büyük kentlerdeki yaşam kalitesini irdeleyen uluslararası istatistikler durumumuzun, gelişme gösterse de, acıklı olduğunu söylüyor. İstatistiklere bakılırsa, kişi başına düşen yeşil alan büyüklüğü, ulaşım kalitesi, nitelikli kamusal hizmetlere erişim vb. ölçütler açısından durumumuz pek parlak değil. Rakamlar halkımızın Hyde Park veya Central Park gibi alanlar yerine, otoban kenarındaki yeşil alanlardan yararlandığını gösteriyor. İnsanımız trafik ve insan yoğunluğunu aşıp yeşil alana ulaşmak yerine, günde 330 dakika televizyon seyretmeyi tercih ediyor. Kentler bizim eserimiz. Çoğunun iyi olmadığını yabancı kentleri gördükçe daha iyi anlıyoruz. Ülkemizde kentsel alanı biçimlendirme işi özel sektöre aittir. Kuşkusuz belli imar kuralları var. Ancak kuralların ne ölçüde başarılı olduğu herhalde hamasetin ikna etmesine yer bırakmayacak ölçüde belirgindir. Kentlerimiz yaratıcılığı ve sosyal yönü zayıf ama kar odaklılığın esas olduğu bir sistem içinde biteviye yıkılıyor ve yapılıyor.

    Töreleri bilmez gibi düzenleme yapmak

    1932 yılında Pigou tarafından geliştirilen Kamu Yararı Kuramında düzenlemenin kaynağı; halkın etkin olmayan piyasa uygulamalarının düzeltilmesine yönelik talebi olarak belirlenmiş. Küresel krizin yıktığı ABD’de tuğla gibi düzenlemeler (bkz. Dodd-Frank Yasası) bu talep çerçevesinde şekillendi. Kurama göre düzenlemenin, belli bir çıkar grubunun (mesela krizi çıkaran bankerlerin) yararına değil, tüm toplumun yararına yapılması gereklidir. Sinema oyuncusu Aliye Rona’nın ünlü repliğindeki “töreleri bilmez gibi” geliştirildiği için olsa gerek (!), mütebessim bir ifadeyle okuduğumuz kamu yararı kuramı, aslında en iyi düzenlemenin koşullarını ideal biçimde belirliyor. Denilen şey basit; kamu yararı varsa düzenleme iyidir. Örneğin kamu yararı olduğu için, gelişmiş ülkelerde konut sahipliğine yönelik ciddi teşvik mekanizmaları var. Yine aynı kamu yararı Paris’teki Lüksemburg bahçelerine AVM yapılmasını teklif dahi ettirmiyor veya Viyana’yı bahçedeki yapılardan oluşan bir kent olarak tasarlattırıyor. Kamu yararının kentsel alan düzenlemesinde başarılı şekilde uygulandığı onlarca örnek verebiliriz. Elbette çağdaş kenti yaratmak ve korumak aynı zamanda bir kültür meselesi. Ancak geç sanayileşen birçok ülkede de aynı kültürün var olduğunu görüyoruz.

    Konutun/inşaatın yaygın arzu nesnesi olması iyi değildir

    Altyapıdan konuta, inşaat sektörü bir bütün olarak Türkiye modernleşmesinin görünür yüzü. Kar güdüsü ve aynı zamanda tamah da bir noktaya kadar geliştirici bir işleve sahip. Ancak son yıllarda zirveye çıkan gayrimenkul odaklı büyüme süreci sektörün giderek araç değil amaç haline geldiği izlenimini veriyor. Bu yapı kaynak dağılım ve kullanım etkinliğinin sorgulanmasına neden oluyor. Daha önemlisi tuhaf bir tasarruf/tüketim ve yatırım kültürünün doğmasına zemin hazırlıyor. Konut sektörü açısından baktığımızda konutun hem üretici, hem de yatırım amaçlı tüketici açısından bir spekülasyon nesnesine dönüştüğünü belli örneklerde gözleyebiliyoruz. Üretici karını en düşük maliyetlerle artırmak, işlem aracısı işlemden en fazla geliri elde etmek ve nihai kullanıcı da fiyat artıyorsa karını realize etmek istiyor. Bunlar, ilgili ekonomik birimler için rasyonel davranışlardır. Örneğin konutu bir yatırım aracı olarak talep eden kişi; mevduat/bononun reel getirisini düşük, döviz fazla heyecanlı, borsa benim işim değil diyerek konuta yönelebiliyor. Böylelikle finans ile bağı yeterince güçlü olmayan gayrimenkul sektörü, finansal sistemin küçülmesine neden oluyor. Üretici ise kısa vadede en yüksek karı konutta bulduğu için üretim yapıyor. Bu durum ise, kaynakların daha az üretken bir sektöre yönelmesine neden oluyor. Dediğimiz gibi, bunlar rasyonel tercihlerdir, ama etkinlik bozucu yönleri vardır.

    Arsa rantıyla başlayan film

    Konut/inşaat ekonomisinde tuhaf olan şey rant odaklı bu yapının konutu fazla piyasalaştırması. Konut arzında arsa rantıyla başlayan film, üretici/tüketici rantıyla yürüyor. Rant sarmalı, kaynakların üretkenliği sınırlı alanlara aktarılması ile son buluyor. Ekonominin geneline kısmi faydaları olsa da, bu yapı daha güzel kentsel alanların doğması için yeterli de olamıyor. Üstelik sistem, konut piyasasından iktisadi/sosyal nedenlerle asıl muradımız olan, alt/orta gelir grubunun daha uygun koşullarda konut kullanımına erişim sağlamasını da yeterince/yaygın olarak desteklemiyor.

    Rant/tamah inşaat/konut ekonomisinin odağı olmamalı

    Konut serveti genellikle birçok ülkede finansal varlıklara dayalı servet birikiminden fazladır. Bunda konutun tüketim aracı olmasının da önemli bir rolü vardır. Ancak konutun bir arzu nesnesine ve yatırım aracına dönüşmesi ekonomideki üretkenliğin ve kaynak kullanım etkinliğinin artmasına kalıcı katkılar sağlamayabilir. Arsa/inşaat-konut rantlarının vergilendirilmesine yönelik tartışmaların ülkemizde belli bir geçmişi olsa da, gördüğümüz kadarıyla bu tartışmalar rant/tamah sarmalını nasıl asgariye indiririz ve daha güzel kentleri nasıl yaratırız ekseninde gelişmiyor. Konutun sosyal bir mal olduğunun unutulmaması gerektiğini ve piyasa ilişkilerinin bu denli egemen olduğu bir konut sisteminden iyi sonuçlar çıkmadığını belirlemek sanırız yanlış değildir. İş yapma biçimindeki kültürel kodları değiştirmek zordur. Ancak işin doğrusunun, ülkemizin rant odaklı taktik büyüme dönemini kapatarak, stratejik sektörlerin önderliğinde kalkınma odaklı ulusal politikalara yönelmesi olduğunu not etmemiz gereklidir. Bu yeni dönemde de gayrimenkul sektörü yine ön planda olacaktır. Ancak umarız bu defa rant/tamah konusundaki bir felsefe değişikliği ile.

    Central Park’a miks proje yaparız ama…

    İnşaat ekonomisi (Keynesyenliği) ve çevresindeki ilişkiler sistemi (bizde olsa) Central Park’a mix proje yaptırır. Bunu süper girişim diye de satar. Ancak bu yaklaşımın, kıt kaynakların etkin kullanımı bağlamında, kalkınma politikalarına yeterince katkı sağlayamayacağı da açıktır. Bu nedenle gayrimenkul sektöründeki egemen iş yapma biçiminin yarattığı çarpıklıkları kentlerimizin ve insanımızın mutluluğu için uzun vadeli bir anlayışla sorgulamak zorundayız.