Yuvarlak Masa 16: Gayrimenkul sektörü kendini nasıl düzenlemeli?

    ERSUN BAYRAKTAROĞLU: Gayrimenkul Türkiye adına yaptığımız bu yuvarlak masa toplantısına hepiniz hoşgeldiniz. Bu keyifli toplantılarda hem dostlarla bir araya geliyoruz hem de sektörü konuşuyoruz. Bugün daha bir keyifli bana göre; çünkü geçen senenin sonunda gerçekleştirdiğimiz ve Gayrimenkul Türkiye’nin Ocak-Şubat sayısında yayımlanan “2017’de neler konuşacağız?” başlıklı oturumda yaptığımız isabetli tespitlerin devamını konuşacağız bugün. O toplantıya tekrar baktığımızda görüyoruz ki finansmanın önemini vurgulamışız, sektörün yap-sat’tan daha derin bir “finansman” çözümüne ihtiyacı olduğunu konuşmuşuz. Hem perakende, hem tüketici, hem de imar tarafında mevzuatın önemini vurgulamışız, bu konuda bir şeyler yapmamız gerektiğini söylemişiz. “Regüle edici bir kuruma ihtiyacımız var,” demişiz. Şeffaflık ve verinin üstünde durmuşuz; yatırımcının şeffaf veriye ihtiyacı olduğunun, ancak bunu sağlayacak ortamımızın olmadığının altını çizmişiz. Şeffaflık, kurumsallaşma ve veri eksikliğini ULI Danışma Kurulu’nda da sürekli konuşuyoruz. “Bu dönem ev ödevimizi yapmamız gereken dönemdir, oturalım çalışalım,” demişiz. Önümüzdeki dönemin ana konularını bu şekilde belirlemişiz.
    O toplantı sonrasında neler yaptık bu geçen zamanda derseniz: GİSP, ULI Türkiye ve GYODER olarak Nisan ayında Antalya’da bir araya gelip, sektörün sorunlarına çözüm bulmak üzere iki gün boyunca yoğun bir şekilde çalıştığımız bir arama konferansı yaptık. Bu arama konferansından çıkan sonuçlar da geçtiğimiz yuvarlak masa toplantısında, 2017’de konuşulması/yapılması gerektiğini düşündüğümüz noktalarla neredeyse birebir aynı konular olarak ortaya çıktı. Aslında bu durum, sektör olarak bizim ev ödevlerimizi yaptığımızı gösterir. Dolayısıyla doğru yolda olduğumuzu düşünüyorum. Umarım ev ödevimizi yapınca geçer notumuzu da alırız.
    Antalya’daki toplantıyı yapmamızın gerekçeleri aslında yılın ilk sayısında da söylediğimiz, bir süredir konuştuğumuz konular: “Gayrimenkul sektörü olarak eksikliklerimiz var, güncel sorunlarımızı çözmek için uğraşıyoruz ancak ileriye dönük olarak maalesef bir çalışma yapamıyoruz. Bu çalışmaları daha çözüm odaklı bir ortamda nasıl yaparız?” Belki biraz da insanları rahatsız etsin diye çoğunlukla “Bir üst kurul kurulmalı mı? Bu iş birinin kontrolünde mi yapılmalı?” sorularını da sürekli dile getiriyoruz. İşin bir üst kurula varıp varmaması meselesi mutlaka sektörün ve kamunun birlikte karar vereceği bir iş. Antalya’daki toplantıda da “Bir üst kurul kurulmalı mı?” diye tartışmak üzere topladık insanları. Ancak çıkan sonuçlar itibariye bir üst kurulun mutlaka kurulması gerektiği şeklinde bir sonuca varmadık henüz. Çünkü daha yapılması gereken çalışmalar, üzerinde çalışılması gereken konular var.

    Bilimsel bir toplantıydı, Oğuz Babüroğlu hocanın başkanlığında “arama” yaptık. 32 kişinin katıldığı toplantıda sektörün hemen hemen her tarafı temsil edildi. Öncesinde de çalışarak gitmiştik; sorunlar, çözüm önerileri/paketleri hazırlamıştık ancak orada çalışırken bunları biraz daha süzdük. Çıkan sonuç raporu, üzerinde daha çalışacağımız, ham bir rapor; yedi ana soruna odaklanıyor (önem sırası olmaksızın): 1) planlama sorunu, 2) kentsel rantın paylaşılması, 3) şeffaflık ve kurumsallığın bulunmaması, 4) finansmandaki çeşitlilik eksikliği ya da çeşitliliğe rağmen bunların piyasaya yansımıyor olması, 5) sektördeki karşılaştırılabilir ve güvenilir veri kaynağı eksikliği, 6) kavramsal mutabakatın sektörde yer almaması(sürekli brüt/net tartışılması, değer konusundaki endişelerimiz) ve belki de bunların hepsini kapsayacak şekilde, 7) sektörün etik bir kodunun bulunmaması. Bu sorunların çözümü için de hedefler belirlendi: Finans alanının düzenlenmesi, şeffaflığın sağlanması, mesleki standardizasyonun oluşturulması, imar kanunu ve planlama konularındaki sorunların çözüme kavuşturulması, kentsel dönüşüm, kentsel tasarım ve kent kimliği kavramlarının rehber olması olmak üzere hedefler belirledik ortak akılla.

    Hangi eylemlerle bu hedeflere ulaşacağımıza baktığımızda da “etik davranış”, “mevzuat hukuk altyapısı”, “yapı ve eylem yüzeyi”, “sektörün kendi kendini düzenlemesi”, “bilinçlendirme ve iletişim” diye beş önemli eylem alanı belirledik. Şimdi aslında bize düşen, bu toplantıdan çıkan sonuçların nasıl hayata geçirileceği noktasında ek çalışma yapmak. Hepimiz o toplantıda vardık. ULI Türkiye, GİSP ve GYODER’in üçü de bu masada temsil ediliyor. Dilerseniz sorunlar noktasından başlayalım ya da genel bir arama değerlendirmesi de yapalım. Ayşe Hanım, sizinle başlayalım mı?

    AYŞE HASOL ERKTİN: Sektörün kendini düzenlemesine yönelik bir ihtiyaç olduğunun ilk sinyallerini ULI Türkiye Danışma Kurulu’nda aldık. 2016’nın Mart ve Eylül aylarında, sektörün kurumsal yatırımcıları ve geliştiricilerinin katıldığı iki toplantı yapıldı. İki toplantıda da çıkan sonuç; kurumsallaşma, şeffaflık ve veri eksikliğinin sektörün önemli sorunları olduğuydu. Arama konferansı da bizim Danışma Kurulu’ndaki toplantılarımızda konuştuğumuz sorunları, sektörün bütün kesimlerinin de paylaştığını ortaya koydu. Demek ki sektöre en önemli problemi sorulduğunda geliştiricisinden danışmanına herkesin ortaklaştığı sorunlar; kurumsallaşma, şeffaflık ve veri eksikliği.
    Hem ULI Danışma Kurulu’ndan hem de arama konferansından benim gözlemim; şimdiye kadar devletin bu konulara el atması gerektiğinin düşünüldüğü; ancak artık sektörün kendisinin kontrolü eline almasının önerildiği yönünde. Arama konferansı sonuçlarının bir kısmı ister istemez devletin yapması gereken tavsiyelerden oluşuyor. Ancak bizim “Sokaklar kirli,” diye belediyelere şikayet etmeden önce kendi evimizi temizlememiz gerekiyor. Kendi evimizi temizlemek üzerine de iki önemli öneri oluştu. Bir tanesi, sektörün bir etik davranış kodu yayınlaması. Doğru bir gayrimenkul geliştiricisi/projesinin nasıl olması gerektiği konusunda etik kuralların yazılması ve sektörün öncü kurumları olan GYODER, GİSP, ULI Türkiye tarafından onaylanması. Böyle bir etik kod bir araya getirilirse ve sektörün öncüleri tarafından onaylanırsa ister istemez daha küçük oyuncuların da bunu takip etmeye yatkın olacağı düşünüldü ve bununla ilgili bir çalışma başlatılması tavsiye edildi. Bununla ilgili devletin yapması gereken bir şey yok, sektör bunu kendi kendine yapabilir.
    İkinci önemli ve sektörün yapması nispeten kolay olan husus, yeni standartlar geliştirilmesi ve bunların ISO ve TSE kapsamına alınması oldu. Hem gayrimenkul geliştirme firmalarının kendi içinde hem de projelerin finansman gücü açısından değerlendirildiği ve derecelendirildiği standartlar tartışıldı. Üçüncü olarak da veriler ve tanımlarla ilgili bir standart geliştirilmesi görüşüldü. Bunu da sektör kendi içinde, üniversitenin de yardımıyla hazırlayabilecek ve yürürlüğe sokabilecek yeterliliktedir. Bu ikisi, yani standartlar ve etik kurallar, sektörün ilk aşamada hemen yürürlüğe sokabileceği önlemler.
    EB: Aslında biz o aramaya veya bu fikir yolculuğuna topyekün bir çözüm için çıkmış olsak da aramada vardığımız sonuçlar kısım kısım iyileştirmelerle de bir sonuca varmanın mümkün olduğu konusunda işaretler veriyor. Dolayısıyla bir topyekün çözüm beklemek yerine, “Başlayalım, sorunları çöze çöze en azından yumağı küçültelim,” dendi. Bu söylediğiniz de onu destekliyor.
    AHE: Hatta kısım kısım, arada ödüller elde ederek devam etmek de bu konuya emek vermiş olanları cesaretlendiriyor. Toplumun gözünde de somut adımlar atıyor olarak algılanmak da bir sonraki adım için yardımcı olacaktır. Veya bu sayede devletten beklediğimiz adımlar konusunda da en azından daha kuvvetli pozisyonda olabileceğiz gibi görünüyor.
    Devletten beklenen bir takım önemli hususlar konusunda da belki bir ara forumda, hem bizim için hem de devletle birlikte yapacağımız konuların takibi için iletişim çalışmalarıyla kamunun bilinçlendirilmesi yönünde bir tavsiye var. Bu iletişimin, sürecin her adımında takip edilmesi ve desteklenmesi gerekiyor. Çünkü biz bir kenarda bir şeyler yapıyor oluruz, ama bunları kamuoyu da hükümet de duymamışsa yaptıklarımızın yine geçerliliği olmayacaktır.

    EB: Hakan Bey, siz aslında bu üst kurul meselesini baştan beri dile getirenlerden birisiniz. Aslında tüm konuların ve sorunların bir komisyona veya kurula havale edilmesi yönünde bir önerimiz hiç olmadı. Çok daha geniş katılımlı ve özel sektörün de direkt olarak içinde olduğu bir çözüm önerisi tartışıldı. Bu bağlamda arama konferansının sonuçlarını değerlendirebilir misiniz?

    HAKAN GÜMÜŞ: Aslında gayrimenkul sektörünün sorunlarını ve çözüm önerilerini çok uzun süredir benzer ortamlarda dile getiriyoruz. Ben artık biraz daha açık konuşmamız gerektiğini, çok diplomatik davranarak bu sorunları çözemeyeceğimizi düşünüyorum. Açık konuşmaktan da kastım şu: Bu oyunun kuralları herkes için aynı değil. Örneğin, “İyi geliştirici kimdir, ne yapar?” diye soralım. En fazla m²’yi yaratan ve dolayısıyla karı maksimize eden kişidir. Kuruluş amacı kar etmek olan ticari kuruluşlara “Neden daha fazla kar ediyorsun?” diye kızabilir miyiz? Kızamayız. Burada kamunun rolü devreye giriyor. Kamu veya düzenleyici otorite bu adaletsizliğe müsaade etmiyor olmalı. Oyunun kurallarını herkes açısından belli bir standarda getiremezsek kentlerimiz kaybetmeye devam eder. Bence konunun düğümlendiği yer de burası. Gayrimenkulü planlamadan kopuk şekilde tartışıyor olmak bence bizi bir takım sorunlarla karşı karşıya getiriyor. Aslında gündemde bir plan var ama o plan her zaman değiştirilebilen, esnetilebilen bir haldeyse ciddiyeti kalmıyor. Emsal artışı yapıldığında o bölgedeki yollar genişliyor, otopark sayısı artıyor, yeşil alan büyüyorsa amenna ama bunlar olmuyorsa kente büyük kötülük yapıyoruz demektir. Bu konuda belli bir standart sağlanmadan gayrimenkulün hiçbir meselesi köklü olarak çözüme kavuşturulamaz.
    EB: Belki de çözüme kavuşturulması da istenmez.
    HG: Tabii ki. Gri, puslu havayı, o havada gezmeyi bilenler sever. Açık, temiz havayı ise oyununu orada oynayabilenler ister. Aslında çok büyük bir kesim, içinde bulunduğumuz puslu havanın devam etmesini istiyor. Ancak bu memleketin geleceğini önemseyen, aynı zamanda da bu denizin artık bittiğini gören, yakın geleceğin çok ciddi sıkıntılarla dolu olduğunu görenler artık buna müdahale edilmesi gerektiğini düşünüyor. Dolayısıyla biz bu puslu havayı dağıtmalıyız, şeffaflık dediğimiz şey de o zaten.
    Ben neden Gayrimenkul Düzenleme Üst Kurulu kurulması gerektiğini düşünüyorum? Anlatayım, bana gelen itiraz şöyle: ‘Büyük bir geliştiriciye sorduk, bir de başımıza üst kurul getirmeyin.’ Elbette denetlenmeyi arzu etmez. Ama zaten öğrenciye “Sınav ister misin?” diye sorulmaz. Sınav olmadığı takdirde, yani iyiyle kötüyü ayırmadığınızda bu kaos devam eder. Çok basit bir şey tartışıyoruz aslında: Kaos mu istiyoruz, düzen mi? Çünkü mevcut durumdaki kaos, yalnızca bu kaosta gemisini yüzdürmeyi bilenler için iyi. Şu fikre katılıyorum: ‘Gayrimenkul Düzenleme Üst Kurulu gibi bir yapı çok hükümran olmamalı, bu yapı çok akıllıca yönetilmeli. Özel sektörün, gayrimenkul geliştiricilerin mutlaka içinde olduğu bir yapı olmalı. Salt kamu olmamalı.’
    EB: Yeni bir bürokrasi yaratmamalı…
    HG: Evet. Gerçekten çok iyi dizayn edilmeli, bunların hepsinde hemfikirim. Ancak buna benzer bir yapı ortaya çıktığı takdirde ben sektör olarak kendimize geleceğimizi düşünüyorum. Çünkü sektörün %80’ini oluşturan küçük ölçekli müteahhit dediğimiz kitle burada konuştuğumuz konuların hiçbirini önemsemiyor. Her arzu edenin de inşaat yapabildiğini biliyoruz. Ondan sonra cephesi çirkin, otoparkı ve 90 derece köşeleri olmayan konutlardan ortaya çıktığında üzülme hakkımız yok.
    Özetle yalnızca kendi penceremizden konuya baktığımızda yanılacağımızı düşünüyorum. Burada en büyük rol kesinlikle kamu otoritesinin. Kamuyla ortak hareket edeceğimiz ve hatta bakanlıklarla mekik diplomasisi yapacağımız bir yöntem izlemeliyiz. Bunun için de bence çok vakit kaybetmememiz gerekiyor. Türkiye’nin her konuda olduğu gibi bu konuda da acelesi var. Artık deniz bitti. Aynı gelir grubuna satış yaparak, aynı tür projeler üreterek daha fazla devam edemeyeceğiz. Buradaki düzenlemeler her anlamda yeni kapılar açacak. Dar gelirlilere konut üretilmesi gibi çok daha öncelikli konularımızı gündeme almamızı sağlayacak, diye düşünüyorum.

     

    EB: Çok teşekkürler. Bu arada şunu da eklemek gerekli: Bu arama toplantısına kamu davet edilmedi. Onun için de bir sebebimiz vardı daha önceki tartışmalarımızdan: Önce kendimiz ne istediğimizi anlayalım, ortak akıl oluşturalım, diye düşündük. Tabii ki bu işin bir ucunda kamu var ve aksi düşünülemez. Zaten bunun ileriki aşamalarında kamuya gideceğiz.
    Hızlı hareket etmemiz konusunda katılıyorum, ama hızlı giderken bazı şeyleri atlayabiliyorsunuz. Bu kadar önemli bir konuda süratten çok sonuca odaklanmamız lazım diye düşünüyorum. Şu andaki gidiş hızımız bence gayet güzel bir sonuca ulaştıracaktır. Onun için de böyle devam etmekte yarar var, diye düşünüyorum.
    Füsun Hanım, biz hep gayrimenkulü üretimden ayırıyoruz. Diyoruz ki bir tanesi finansal enstrüman, diğeri ise işin imalat, üretim kısmı. Finansal enstrümanda da güven en önemli unsur. Zaten gayrimenkulde güveni tesis etmeye çalışıyoruz. Ama güveni; aynı dili konuşan, söylenen şeylerden aynı sonuçları çıkaran, dolayısıyla aynı bilinç seviyesindeki insanlar arasında yaratabilirsiniz. Dolayısıyla bizim sektör olarak sorumluluğumuzun; gayrimenkul okuryazarlığını da arttırmak, gayrimenkuldeki finansal terimleri, gayrimenkulün ne olduğunu da herkesle, bütün paydaşlarla paylaşmak olduğunu düşünüyorum. Size arama konferansı değerlendirmenizin yanı sıra bu konudaki düşüncelerinizi de sormak istiyorum.

    FÜSUN YILMAZ PHILLIPSON: Arama konferansında önemli bir sonuca varıldığını gördüm: Orada sektörün bütün sorunlarını ve çözümleri eksiksiz olarak ortak bilgi ile yazabildik.
    Bugün sonuçları alıp baktığımda gördüm ki hepimiz aynı anda ve çok büyük bir hızla sektörün bugünkü resmini ve iyileştirme planlamasını son derece detaylı olarak tanımlayabildik. Kanımca bu bize gayrimenkul sektöründeki tıkanmayı ve bir kırılma noktasında olduğumuzun güçlü kabulünü gösteriyor.
    Burada şu ana kadar paylaşılanlara ek olarak, önemli bir sorunumuz da, sektör ile ilgili çabalarımızda sadece sektörün %17’sini oluşturan kurumsal oyunculara ulaşabiliyor olmamız. Oysa burada önemli olan şey, sektörün bütününe ulaşabilmek ve ortak bilinçlenmeyi sağlayabilmek olmalı. Sektörün %87’sini oluşturan ve bizim dışımızda hareket eden grubu da bu çalışmalara çekebilmek olmalı…
    Biz çalışmalarımızın devamı olarak STK’lar olarak sektör oyuncularını bir araya getirip doğru bilgilendirme ve bilinçlendirme yapmak üzerine kurgulamalıyız. Sektörün bütününe ulaşıp, devletin desteği ile kurumsallaşmanın gerekliliğini acil olarak çalışarak sektörde güven ortamı oluşturmak ilk adım olmalı kanısındayım.
    Bugün sektörde daha iyi adımlar atmak için doğru zaman olduğunun da altını çizmek istiyorum. Bugün sektörün tamamında bir memnuniyet olduğunu düşünmüyorum, çünkü bugün tüketici de sektörden memnun değil ve güven ortamı sarsılmış durumda.
    Tüketicinin bilinçlenmesi ve verilere ve bilgiye ulaşabilen şeffaf bir yapının oluşması, ortak bir dil yaratılması ve tüketicinin beklentilerine odaklanılması kısmını da çalışmalarımıza hızla dahil etmeliyiz. Tüketiciye yönelik iletişim çalışmaları önemli, özellikle kapsamlı bir tüketici anketi ile bugünkü durumu acil değerlendirmeliyiz. Tüketici ne diyor? Neden mutsuzlar? Ne istiyorlar? Bu araştırmanın sonuçları sektörün tamamını ilgilendiren ve bilinç yaratan önemli bir veri oluşturacaktır.
    Tüketici bilinci sektördeki ayrımı da bütünleştirecek, bizi diğer tarafa da ulaştıracaktır. Bilinçlendirme açısından bugüne kadar bizlerin de az baktığı bir paydaşa yakın çalışmayı ve tüketicinin bilinçlendirilmesi kısmına ağırlık vermeyi tavsiye ediyorum.
    Umuyorum ki devlet de bu konudaki araştırmaların ve iletişim çalışmalarının parçası olur ve tüketicinin sesinin dinlendiği, daha şeffaf bir döneme geçebilmenin ilk adımını atabiliriz.
    Sektördeki iyileşmenin ve bilinçlenmenin talepten gelecek baskı ile daha hızlı ve etkin sonuç vereceğine inanıyorum.

    AHE: Tüketicinin bilinçlendirilmesi ister istemez aşağıdan bir basınç da yapacak. Sadece yatırımcıya ve geliştiriciye değil, hükümete de. Bu işin yasalaşması aslında tüketici, yani kamuoyu baskısıyla gelecek. Bence o anlamda da son derece önemli.
    FYP: Haklısınız. Kısaca sadece bizim çabamız ve istememiz değil, nihai kullanıcının baskısı da çok önemli. Etkin bir kamuoyu oluşturup talepten baskı yaratmak sektörü iyileştirme çabamızı çok destekleyecektir.
    Gayrimenkul Düzenleme Üst Kurulu’nun bütüncül ve birleştirici bir yararının da olacağını düşünüyorum: Sektör içindeki çözüm süreçlerine baktığımızda görüyoruz ki bizler hep sorunları tek konu olarak, düzenleyici kurumla o sorunun özelinde görüşerek çözüm arama yoluna gidebildik. Öyle şeyler oldu ki, sektörü ilgilendiren bu düzenlemeleri yorumlarken, konu ile ilintili geniş kapsamlı değerlendirmeler ve sürdürülebilir sonuçlar yerine, geçici ve sürekli değişen düzenlemelerin parçası oluyoruz.
    Sorunlara ve iyileştirme çalışmalarına, tüm paydaşları kapsayarak bütünüyle kalıcı bir çözümle bakabilecek, uygulamadaki uzmanlarını da kapsayan geniş katılımlı bir üst kurul oluşturulması artık zorunlu ve sürdürülebilir bir gayrimenkul sektörü için şart gözüküyor.
    Ortak akıl ile çıkardığımız sektörün çözüm haritası içinde ben tüketici, kamu ve sektör oyuncuları için bilinçlendirme ve iletişimi çalışmalarının geliştirilmesini en öncelikli konular arasına eklemek istiyorum. Bundan sonraki adım olarak, yalnızca İstanbul ve büyükşehirler de değil, Anadolu’yu da kapsadığımız, STK’ların da desteklediği, tüm paydaşların konuştuğu çalışma platformlarını eş zamanlı olarak gerçekleştirebilirsek sektör olarak daha da bilinçlenerek güçleneceğimizi düşünüyorum.

    EB: Arama toplantısında siz de dile getirdiniz, bence bu sadece nihai tüketici meselesi de değil. Bizim gayrimenkul sektörü paydaşları olarak gördüğümüzün ve bu toplantılara gelip fikir söyleyenlerin dışında aslında çok daha büyük bir grup var. O grubu da dahil etmek lazım bu çalışmalara. Bunu yapması çok da kolay aslında. Firmaların projelere bakış açısı, finansman yöntemleri, bölge tercihleri ayrı olabilir ama etik ve mesleki standartlar konusunda herkesin buluşmaması için herhangi bir sebep yok. Puslu hava dışında… Dolayısıyla sadece nihai kullanıcı ve tüketici kısmının değil, o geniş grubun da ne dediğini öğrenmemiz lazım.
    FYP: Ben de aynı fikri paylaşıyorum. Sektörün tüm paydaşlarının inançlarını iyi analiz ederek çalışmalara dahil etmeliyiz. Etik ve mesleki standartlar konusunda tüm sektör oyuncuları bir araya gelebilmeli… Ya da sanıyorum bu konunun doğrusu, etik ve mesleki standartların devletin yaptırım haline getirerek desteklediği bir konu olarak ele alınması.

    EB: Teşekkürler. Ali Baki Bey, siz aslında bu masada kurumsal geliştiricileri temsil ediyorsunuz. Antalya’daki toplantıyı hazırlayan çekirdek grubun dışından bir davetle geldiniz oraya. O toplantıdaki izleniminiz nedir? Konuştuğumuz çerçeveye ekleyecekleriniz var mıdır?
    ALİ BAKİ USTA: Anadolu Grubu 2011 yılında gayrimenkul sektörüne katıldığından beri bu tür platformlarda bulunmaya özen gösteriyorum. O zamandan beri dikkatimi çeken bir şey vardı. Antalya’daki arama konferansına kadar bu tür toplantılarda hep sorun ve çözüm konuşuluyordu. Herkesin bir sorunu ve herkesin de bir çözüm önerisi vardı. Aynı şeyler çok da sık tekrarlanıyordu. Sorun çok net ortada, çözümü de belli olunca neden çözülmediğine anlam vermek kolay değil. Bu anlamda Antalya’daki toplantıyı çok önemsiyorum. Orada artık, Füsun Hanım’ın da söylediği gibi, söylenecek hiçbir sorun ve söylenecek hiçbir çözüm önerisi kalmadı. Artık sektör bu noktadan ileriye gitmeli.
    Türkiye’de enteresan bir şekilde sonuçları ve çözümleri konuşuyoruz. Ancak süreci, yöntemi hiç konuşmuyoruz. Biliyoruz ki, doğru kullanılan süreçten doğru ürünler çıkar. Kötü konumlandırılmış süreçlerdense iyi ürünlerin çıkması ancak mucize olur. Yeni sorunlar ve çözüm önerileri mutlaka gündeme gelecektir ama biz bugün artık bu sürecin tasarımını konuşmalıyız. Nasıl ilerlemeli? Kimler katılmalı? Ben minimum sayıda maksimum katılımı sağlamanın verimli olduğunu düşünüyorum. Minimum olmalı ki süreç çabuk ilerlesin, maksimum olmalı ki tüm renkler temsil edilsin.
    Sorunlarla ilgili de şunu söylemek istiyorum: Çok sayıda sorun var ama bunların kök nedenine baktığımızda ben kurumsallaşmayı en önemli eksiklik olarak görüyorum. Her fırsatta da gündeme getirmeye çalışıyorum. Sektörde kurumsallaşmayı gerçekleştirdiğimiz takdirde sorunlarımızın önemli kısmı ortadan kalkacak. Ve çok iyi ifade ettiniz, aslında “Üst Kurul” sözü biraz da insanların ilgisini çekmek içindi. Hala da çok önemli olduğuna inanıyorum. Ama meseleyi az önce söylediğim gibi, “Çözüm böyle olmalıdır,” diyerek tartışmak yerine insanları bir araya getirip çözümü sağlamaya çalışmak daha doğru geliyor bana.
    Bundan sonra ne yapmalıyız? Demin dediğim gibi süreci iyi tasarlamalıyız. Antalya’da da öncülük eden bu üç platform, GYODER, ULI Türkiye ve GİSP, kesinlikle bu sürece sahip çıkmalı. Bundan sonrasında ise bir kere samimi olmalıyız bu problemlerin çözümünde, gerçekten istemeliyiz. Kesinlikle birlikte olmalıyız, renklere, şapkalara çok fazla takılmamalıyız. Sorunlarımızı çözerken de kentimize, insanlara, gelecek nesillere karşı sorumlu olmalıyız. Ve en önemlisi, bütün bunları yaparken metrekareden başka değerlerimiz olmalı. Bugün nasıl ki TÜSİAD dünya, Türkiye, gençler için bir şey söyleyebiliyor; gayrimenkul sektörünün de kendisinden başka bir derdi, söyleyecek bir şeyi olmalı.
    EB: Direkt aksiyon noktasına geçiş için iyi bir pas oldu. Dilerseniz şimdiki turda da süreci nasıl tanzim etmemiz gerektiğini konuşalım, bundan sonraki adımların ne olması gerektiği konusundaki görüşlerinizi alarak devam edelim. Hakan Bey, isterseniz sizden başlayalım.
    HG: Ali Baki Bey’in de belirttiği gibi bu konu çok önemli. Meseleyi biliyoruz, çözüme dair de fikirlerimiz var, artık harekete geçmek zorundayız. Örneğin Şehircilik Şurası yapıldı bu ülkede; bundan 3-4 ay önce başladı, bir dizi toplantı ve ardından sonuç toplantısı oldu. Bu etkinlik Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın himayesinde yapıldı. Ben açıkçası Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu işin bayraktarlığını üstlenmesi gerektiğini ve bu işi sahiplenmesi gerektiğini düşünüyorum. Belki bir düzenleme şurası gibi, benzer birkaç toplantı yapılarak artık sürecin dizaynının oluşturulması gerekiyor. Hepimizin kafasında belli modeller olabilir ama ortak akılla oluşturulacak bir yöntem rahatlıkla ortaya konabilir.
    Kısaca şunu vurgulamak istiyorum: Kamuyunu bir an önce bu sürece dahil etmemiz gerekiyor. Biz; yoğun bir şekilde iletişim kurmalı, derdimizi anlatmalı, ikna etmeli, bu işin peşini bırakmamalıyız. Çünkü bu iş, hepimizin gündelik meselelerinin ötesinde bir konu. Ancak gerçekten inatla, hırsla bağlanırsak sonuç alabileceğimizi düşünüyorum.
    EB: Benim kamuyu “bir an önce” dahil etmek konusundaki tek kaygım şu: Evet, çözüm konusunda artık tartışmaya gerek yok. Ama tartışılması gereken şey, sektörün tüm paydaşlarının bu sorunları ve çözüm önerilerini kabul edip etmeyeceği. Ben hala sektörün belli oyuncularının bazı sorunları, belli oyuncularının da bazı çözüm önerilerini kabul etmediğine inanıyorum. Bu aşamada kamuyu resme dahil edersek yine bir kakafoni çıkması olası. Bütün sorunlar ve çözüm önerilerinde olmasa bile asgari müştereklerde mutabık kaldığımızdan emin olduktan ondan sonra aksiyon için kamuya gidebileceğimizi düşünüyorum.
    HG: İdeal olan da, teoride iyi olan da bu. Ama pratikte pek mümkün değil. Ben, “Mükemmel, iyinin düşmanıdır,” mottosunu çok anlamlı buluyorum. Bence sihirli bir cümle ve içinde bulunduğumuz durum için de geçerli. Tüm paydaşların, büyük geliştiricilerin ve bahsettiğimiz %80’lik kesimin bir platformda görüş olarak bir araya gelmesi çok mümkün değil. Bu işlerde “başlamak” vardır, zamanla, paydaşlar aynı düzleme gelir. Buna benzer yapıları kurmak için mükemmel ortamı beklediğiniz zaman bu işler yarıda kalıyor, daha evvelki tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Biz doğru bildiğimiz yol ve yöntemle bir an önce yola çıkmalıyız, daha sonra mükemmeli sağlamaya çalışmalıyız diye düşünüyorum.
    EB: Hastalık gripse mükemmel bir çözüm bulma zorunluluğumuz olmayabilir. Ama hastalık beyin tümörüyse orada çözümü mükemmel bulmak zorundasınız. Ben mükemmeli bulmamız gerektiğini düşünüyorum.
    FYP: Ersun Bey’e katılıyorum. Arama konferansında güzel bir ortak çalışma ile nedenleri ve sonuçları saptadık. Ben artık, farklı gruplara ya da tüm paydaşlara çalışmaların sonuçlarının anlatılması ve görüş alınması, ortak bilinci ve inancı büyütmek gerektiğini düşünüyorum. Ali Bey’in dediği de çok önemli. Süreci iyi planlamalıyız.
    Sektör paydaşları ile yapılacak bir toplantı ile ilk önceliğimiz olan sorunlar ve çözümleri hakkında ortak fikri ve iş planını oluşturmalıyız.
    Yapmış olduğumuz çalışmanın tüm detaylarını paylaşmamız önemli. Sorunlar ve eylem planını daha çoklu bir katılımla yeniden değerlendirmeliyiz. Katılımlar çoğaldıkça ve gruplar zenginleştikçe eylem planındaki başlıklar ve neyin daha önemli olduğu öne çıkacaktır. Bu çalışmalardan sektörün büyük çoğunluğu olan, sektörün %80’i dediğimiz grubun haberi ve bilgisi olmadığını biliyoruz. Oysa bugün gerçekten sektörde zor ve sorunlu bir dönemden geçiyoruz. Bu hepimizin konusu olmalı ve beraber hareket etmeliyiz. Bu doğrultuda gayrimenkul geliştiricilerinin çoklu katılımı ile sektör iyileştirme eylem planında ortak görüşlere varılmadan kamunun sürece katılması erken olur diye düşünüyorum.

    HG: O noktada hepimiz aynı fikirdeyiz. Ancak bunu bir an önce yapmalıyız. Öte yandan, hastalık beyin tümörüyse bile mükemmel tedaviyi ararken hastayı kaybedebiliriz. Konuya artık müdahale etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
    FYP: Bence de. Geliştiricileri ve mümkünse çoğunluğu davet ederek sektörün tüm paydaşlarını kapsayan bir bilgilendirme toplantısı yapalım.
    AHE: Sizin söylediğiniz bilinçlendirme çalışmasının da ilk ve belki de en önemli adımı bu olacak. Arama konferansının sonuçlarını tek sayfada, 1 metre öteden bile tutulduğunda ana maddelerin, önerilerin görülebileceği, net olarak anlaşılabileceği bir doküman olarak düzenlemek; gerçekten bir iletişim çalışması olarak ele almak gerekiyor. Ama şunu tekrar vurgulamak isterim: Her ne kadar bu doküman, süreçte görev aldığımız için bize yeterli gelse de konuyla ilk defa karşılaşan üçüncü kişi ve kurumlar için süzülmüş, görsel ağırlıklı bir sunum, broşür, belki de kısa bir video çalışılması gerekiyor.
    Mükemmellik konusunda Hakan Bey’in ve Füsun Hanım’ın söylediklerinin arasında bir noktadayım. Yapabileceğimizi düşündüklerimiz de aslında mükemmel olmayacak. Bir etik kurallar listesi yapsak da belki herkese yayılamayacak. “Mükemmel, iyinin düşmanıdır,” mottosunu bu açıdan değerlendirirsek bu kadar fazla kişi ve kurum belki de hiçbir zaman mükemmelde buluşamayacak. Ancak asgari standardı yakalayabiliriz. Asgari standardı yakalayabilmek dahi bence büyük bir kazanç olacaktır.

    EB: Doğru. Ancak etik özelinde tartışılabilecek çok nokta olduğunu düşünmüyorum. Etik zaten tanımı itibariyle üzerinde çok tartışılabilecek bir kavram değil. Bence tartışılabilir olan, sektörün neden hala etik bir kodu olmadığı. Ancak etik kodun içinde ne olması gerektiği konusunda bir tartışma çıkmayacağını düşünüyorum. “Sektörün etik bir kodu olmalı mıdır?” sorusuna kimse “Olmamalıdır,” diye yanıt veremez. Uyup uymamak başka bir konu, ancak kimse muhalefet etmez.
    AHE: Genel çerçeve konusunda haklısınız, ancak belli itirazlar gelebileceği kanaatindeyim. Eğer itirazlar olmasaydı zaten şu anda çok daha iyi bir noktada olabileceğimizi düşünüyorum. Örneğin, araba kullanırken emniyet kemerini bağlamak, yaya geçidinde yavaşlamak gibi kuralları düşünün. Bunda bile hepimiz aynı noktada mıyız? Ben en basit gördüğümüz konularda bile sektörün geneliyle görüştüğümüzde geri adım atmak durumunda kalacağımızı düşünüyorum. Ama bunu kötü bir şey olarak görmüyorum, çünkü bir noktadan başlamak lazım. Önce asgari standartta birleşelim, etik kurallar manzumesi yayınlandıktan sonra zaten buna yönelik tartışmalar devam edecektir. Bu tartışmalar doğrultusunda kurallar geliştirildiği zaman evrensel bir standardın yakalanacağını düşünüyorum. Tabii ki umalım da sizin dediğiniz gibi, herkesin bir anda kabul edeceği bir sonuç çıkar.
    EB: Trafik kuralları uzun süre yaşanan tecrübeler sonucu ortaya konmuş, evrensel kurallar. Bugün kimse “Kırmızı ışıkta durmayalım,” diyemez, ama bireysel olarak durmayabilir. Etik kuralları da bu şekilde görüyorum, o yüzden bu konuda bir tartışma olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama etik kural da bir sözcükler manzumesi olduğu için oraya girecek laflar konusunda tartışma olabilir. Ancak etik konusunun kendisi tartışma dışı. Bence bugüne kadar sektörde bir etik kodun olmaması da şaşırtıcı.

    Peki bugün siz yetkili makamda olsaydınız hangi sorundan, çözüm önerisinden başlardınız? Kurul mu kurardınız, etik kod mu oluştururdunuz? Somut öncelik sıranızı dinlemek isterim.
    AHE: İlk olarak bu etik davranış koduyla sektörün kendini düzenleyeceği standartları en kısa zamanda, mümkünse altı ay gibi bir süre içinde çıkarırdım. Bunun için de yine ortak akıl grubunu toplayıp o grubun çıkardığı standartları yayınlardım. Buna paralel olarak da mevzuatla ilgili yapılacak işlere dair bir çalışma grubu oluşturur, bu konunun hükümet ve diğer kamu kurumlarıyla tartışılmasını sağlardım. Yani süreci biraz parçalarına ayırırdım. Bunların tümünün içerik kontrolü ve üçüncü şahıslara anlatılması için de bir iletişim altyapısı oluştururdum. Bütün bu çalışmalar için ortak, sevimli bir isim bulunmasına kadar… Mümkün olduğu kadar kendi hissiyatımızı üçüncü şahıslara anlatabilecek basitlikte ve bunun şimdi, hemen yapılması gerektiğini aktarabilecek netlikte sloganlarla ortaya çıkmak gerekiyor. Belki profesyonel bir iletişimci yardımı alarak oluşturulacak, bütün yapılanları neredeyse bir reklam kampanyası niteliğinde hem kamuya hem de kamuoyuna aktarabilecek bir altyapı, iletişim altyapısından söz ediyorum. Ama sonuç olarak konuya bütünsel girmek yerine parça parça ele alırdım.
    HG: Ben öncelikle, bahsettiğimiz Gayrimenkul Düzenleme Üst Kurulu yapısını mümkün olan en verimli şekilde kurmaya gayret ederdim. Burada başlık olarak koyduğumuz konulara da hızlıca el atardım. Bu konuların da en temelinde bence regülasyon, düzenleme var. Çünkü Türkiye’de -başka pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da- bizim daha fazla düzensizliğe, kaosa değil, düzene ihtiyacımız var. Bir sistem kurmanın temelinde şu vardır: İyi yapana ödül varsa yanlış yapana da ceza olmalı. Ceza sistemin olmadığı, yanlış yapanın ortaya çıkarılmadığı bir sistemin işlemesi, sürdürülebilir olması, en önemlisi insanların adalet duygusunu incitmemesi mümkün değil. Vatandaşın gayrimenkule dair adalet duygusunu sorguladığımızda ne buluruz? Pek parlak bir cevap olmayacağı kesin.
    Her kafasına esenin inşaat işiyle uğraşamıyor olmasını sağlayacak adımlar atardım. Dar gelirlilere konut üretilmesi gündemimde olurdu. Gayrimenkul projelerinin sosyal etkilerini araştıracak bir grup oluştururdum. Çünkü kent içinde öyle bir hareketlilik var ki: Kentsel dönüşümle taşınanlar, taşındıkları yerde ne yapıyorlar? Bunları en azından algılayabilecek, kontrol edebilecek adımlar atmaya gayret ederdim. Kentsel yeşili arttıracak, tasarımın mekanı güzelleştireceği adımlar atardım, kent mobilyaları, aydınlatma elemanları, kaldırımlar, cepheler… Tasarımın eli dokunsa mekanlarımız o kadar güzelleşebilir ki.
    Gayrimenkul mahkemeleri konusu çok konuşuluyor. Mevcut sistem, bir gayrimenkul işinde basit bir ödemeyi yapmayan adamı mı, alacaklıyı mı ödüllendiriyor? Biliyoruz ki o adamın iki kuruş ödemesi için mahkeme iki sene sürüyor. Kimi cezalandırdınız? Dürüst adamı. Halbuki ihtisaslaşmış bir mahkeme olsa süreç daha kısa sürecek. Doğru tarafı cezalandırmış olacaksınız.
    EB: İhtisaslaşmış mahkemelerden sonuca hızlı ulaşmaktan çok sonucun daha hakkaniyete uygun olmasını beklemek lazım. Bir vergici olarak ihtisas vergi mahkemelerinde sürecin hiç de kısa sürmediğini söyleyebilirim. Ama en azından bu mahkemelerde konuları bilen kişilerin tartıştığını ve karar verdiğini biliyoruz.
    HG: Buna ek olarak adaletin hızlı gelmesi gerektiğini düşünüyorum ben. Çünkü geç gelen adaletin kimseye bir faydası yok, bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Belediye kararlarına ve uygulamalarına baktığımızda hesap verilebilirlik yok. Oysa gayrimenkul dediğimiz şeyin temelinde belediye kararları var. Mimari anlamda bir şehirleşme hareketi başlatırdım. Cephe, aydınlatma, kent mobilyaları gibi 1/1 ölçekte dokunmamız gereken noktalara dokunurdum. Çünkü bunlar için gerekli teknik elemanımız, kapasitemiz, finansmanımız var. Ama hiçbirini yapmıyoruz. Bu noktada hızlıca harekete geçerdim. Yabancı yatırımcının hayatını kolaylaştıracak neler yapabileceğime kafa yorardım. En temel olarak da gayrimenkulde şeffaflığı ve adalet duygusunu geri getirecek adımlar atardım.
    EB: Ama çıkış noktanız bir Gayrimenkul Düzenleme Üst Kurulu’nu kurmak ve onlar aracılığıyla bunların yapılmasını sağlamak olurdu, değil mi?
    HG: Evet. Çünkü bu işin bir muhatabının olması lazım. Planlama konusunun bile İstanbul nezdinde 15-16 tane muhatap kurumu varsa o konu ortada kalır. Topun ortada kalmasının kimseye faydası yok. Ama bir kurumun, bir üst kurulun olması; konunun muhatabının, sahibinin, -ideal durumda- bilenlerinin orada oturmasını sağlar. Ben de bu sayede bu sorunları daha hızlı ve sistematik bir şekilde çözebileceğimi düşünüyorum.
    AHE: Peki burada SPK gibi bir yapıdan mı bahsediyoruz?
    HG: Biraz daha özel sektörün ve özellikle gayrimenkulle alakalı kurumların içinde olduğu bir halinden bahsediyorum. Salt bir kamu kurumundan bahsetmiyorum.
    EB: Burada bir parantez açmak istiyorum. “Düzenleme kurulu” ya da “üst kurul” dediğimiz kurulun EPDK, SPK, TABDK, BDDK gibi bir yapıda olma olasılığı olduğu gibi, bizim hep üzerinde çalıştığımız YOİKK (Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu) benzeri, paydaşların yetkililerin bir masa çevresinde oturduğu, çözümleri de bu şekilde çıkaracak bir yapıda da oluşturulabilmesi mümkün. Arama konferansında da gördük ki bizim sektör olarak tercihimiz; sorunların YOİKK benzeri, yaptırım gücü olan bir ortak akıl masasıyla çözülmesi. Dolayısıyla bize ne yapıp yapmayacağımızı söyleyen bir düzenleyici kurum yerine daha çok bizimle birlikte karar veren, çözüm odaklı bir düzenleyici otoriteden bahsediyoruz. Bu geniş spektrumda nerede durmamız gerektiğine sektör süreç içinde karar vermeli.
    AHE: Bunları önerirken sektör, bürokrasinin karmaşıklığı içinde kaybolup gitmekten kaçınmak durumunda tabii. Şunu da söylemeyi yararlı görüyorum: YOİK’in özelliği, sürekli bir kurul olmaması. Bir binası yok, sürekli elemanları çok kısıtlı. Kapısını çalıp izin isteyeceğiniz bir yer değil. Görevi, ortak akıl çerçevesinde hükümete, meclise, kanunlarla ilgili öneriler vermek.
    EB: Ek olarak, o masada o kanunları çıkartma erkine sahip kişiler de oturduğu için, kanunların çıkmasını sağlamak.
    AHE: Dolayısıyla aslında kapısında tabelası, içinde memurları olan, gidip de imza alacağınız bir kurum değil. Yetkilendirme derken o anlamda bir yaptırım gücünden söz etmiyoruz. Yaptırım gücü, ortak akılda.
    FYP: Bu yapıda kamunun yaptırım gücüyle özel kesimin tecrübesi ve bilincinin birleşmesi gerekiyor. Çünkü bugüne kadar eksikliği hep uygulama içinde olan özel kesimin görüşünün alınmamasında gördük ve o yüzden böyle bir karma yapı istiyoruz.
    EB: Zaten sektörün görüşü alınarak yapılan düzenlemelerin de aslında sağlıklı olduğunu görüyoruz. Aksi takdirde sonradan düzeltme ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu da bizim çıkış noktalarımızdan biri.
    AHE: İletişimde önemsenmesi gereken bir nokta da bu. Bir “kurum”, “konsey” dendiği zaman insanların çekincesi olabiliyor. Önerilen yapının ne olduğunu da insanlara mümkün olduğunca anlatmak gerekiyor.
    FYP: Yeni bürokratik bir kurum yerine; tamamen bilgi veren, çözüm üreten, sistemi bütünleştiren, güncel olarak gelişimi doğru yönlendiren bir yapı ya da platform.

    ABU: Ben olsam ilk önce Antalya’daki toplantının kısa, orta, uzun vadeli çözüm önerilerini ve mesajlarını net olarak ortaya çıkaran, ilkeleri koyan bir metnin hazırlanmasını sağlardım. Çünkü çözümden önce ilkelerde birleşmemiz lazım. Şu anki haliyle paydaşları arttırmak çok kolay gözükmüyor; çünkü herkesin sorunu ve çözüm önerisi farklı olacağı için tartışmalar çok kolay çıkabilir. O nedenle GYODER, ULI Türkiye ve GİSP dediğim işi üstlenebilir. Paydaşları bu şekilde dolaştıktan sonra katılanlarla, kamuoyu desteğini almak son derece önemli. Onun da yolu, basınla da bunu paylaştıktan sonra bir kongre, şura veya zirve düzenlemek diye düşünüyorum. Gayrimenkul sektörünü geleceğe taşımak için çözüm önerilerimizi sunmalı, tüm paydaşları dahil etmek üzere yola çıktığımızı vurgulamalıyız. Yola çıkarken de ilkelerimizi mutlaka belirtmeliyiz.
    AHE: Benim az önce minimum standartta birleşmek dediğim de o. Herkesin kabul edeceği bir metin oluşturulmalı.
    EB: Şu noktayı önemli buluyorum: Çözümde insanları buluşturamayabilirsiniz ama ilkelerde toplayabilirsiniz.
    ABU: O takdirde kamuoyunun da desteğini alabiliriz. Ondan sonra her sorunun çözümü kolay. Ben böyle başlaması gerektiğini düşünüyorum. Bu üç platform başlasın, sonrasında halka halka yayılsın.

    FYP: Ben daha sessiz gitmekten yanayım. Kısa bir dönem lobiye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ulaşamadığımız sektör paydaşları ile ciddi bir toplantı yapıp, amaçlarımızı ve sorunlarımızı ortaya koyup, onların da çözüm istediklerini ifade etmelerini, konuyu sahiplenmelerini sağlamak isterdim. Önceliklerini ve sektörün sahiplendiği konulara da bakmayı tercih ederdim. Geliştiricilerden ciddi bir grubun bu çabaya inancını görmek çok önemli.
    Bu konuştuklarımızın kamu olmadan gerçekleştirilebileceğine inanmıyorum. Bizim tecrübelerimiz ve kamunun yaptırım gücünün temsilini taşıyanların kimler olabileceğini tartışarak ilk masayı şekillendirmek gerekiyor. Kamu kısmında da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı ilk adım olarak dahil etmek isterdim.
    Bizim listemizdeki eylem planında aslında bugün/acil ve gelecek diye ayrıştırılması gereken konular var. En önemli başlığım da planlama-imar ve planlamadaki standartların oluşturulması. Sürekli yeni projeler ve ruhsatlar geldiği için bu standartların ilk fırsatta oluşturulması gerektiğine inanıyorum, bence bu kurulun ilk yapacağı iş planlamayı sağlıklı bir çözüme kavuşturmak olmalı. Bundan sonraki yapılaşmanın daha iyi olmasını sağlardım. Bu çaba zaten şeffaflığın da ilk adımı olacaktır. Hiç şüphesiz sistemin etik kodunu da yazmak gerekiyor. Yazmıyorsak şeffaf bir sektör olmamız, değerlerimizin oluşması mümkün değil; en önemlisi bir anayasamız yok demektir.
    Çok önemli gördüğüm ve üzerinde çok durduğum bir nokta, sektörün bilinçlendirilmesi ve iletişim. Bunu tüm paydaşlar arasında, Türkiye genelinde, gayrimenkule dokunan her adımda yapmalıyız. Hemen ilgili Bakanlıkla çalışarak bir kamu spotu ile sorunların çözümüne yönelik bilgilendirmeyi tüketici ile paylaşırdım. Bu, sektörün sorunlarını çözeceğimiz algısının da güçlenmesini sağlayacaktır.
    Bunların dışında sıralanacak çok konu var, mesela kentsel dönüşümün iyileştirilmesi aslında çok uzun soluklu bir çalışma. Sonuçta bugün acil olanlarla başlamak, kurumsallaşmanın ve verilen imar haklarının standartlarını oluşturmak gibi öncelikli konuları toparlamak gerekiyor. Önce ve zaman içinde yapılacakların iyi ayrışması, bugün acil çözüm gereken konulara öncelikli eğilinmesi ve çok geç olmadan sektörün toparlanması gerekiyor diye düşünüyorum.

    AHE: Tüketiciye ulaşılması konusunu ilk başta çok önemsemesem de giderek bunun bize çok yarar sağlayacağını düşünmeye başladım. İletişim kurmak önemli, çünkü sektör sabıkalı. İlk önce sektörün tüketici gözündeki algısını değiştirmek gerekiyor. Tüketiciye dokunarak yola çıkma fikri, tüketicinin sorununu çözeceğimiz algısıyla ortaya çıkmak önemli.
    Kaldı ki sektöre dair kötü bir algı olmasa dahi bir iletişim çalışması yapılacaksa mutlaka tüketicinin ruhuna dokunmak, onun yüreğinden algılayabileceği bir mesaj vermek gerektiğini düşünüyorum. Bu bize birdenbire birkaç adım atlatabilir.

    EB: Tüketici tarafı sizinle Yapı Fuarı’nda katıldığımız bir panelde de gündeme geldi ve bende sektörün kendine çeki düzen vermesi açısından müthiş bir ışık yaktı. Alınan Mortgage kredilerinde mutlaka bir ekspertiz raporu yapılıyor. O raporun içinde tüm detaylar olmasına rağmen tüketici dahil herkes raporun sadece son sayfasına bakıp değeri öğreniyor. Halbuki değere gelene kadar tüketici o rapordan her şeyi öğrenebilir. Tüketiciyi bu yönde de bilinçlendirebilirsek sektörde bu yönde bir standardizasyonun oluşması sağlanacak.
    FYP: Bazı yaptırımları tüketicinin bilinci ve talep baskısıyla yaratmak lazım. Çünkü bizler çabamızla etkin bir yaptırım uygulayamayabiliriz, ama tüketici gayrimenkul alımını düşürerek bunu doğal olarak yapıyor. En önemli kısım tüketici bilinci ve biz buna gereken önemi vermedik. Ben buna yönelik yoğun bir bir çalışma başlatırdım.
    En önemli başlık olarak imar ve planlamada standardizasyon derken sektörde kurumsallığı da ekliyorum. Bugün sektörün kurumsala geçmesiyle pek çok çalışma yerine oturacaktır.
    ABU: Tüketici bilincinin işe, ticari performansa nasıl yansıdığı konusunda ofis sektörü bir örnek teşkil ediyor aslında. Aynı lokasyonda, yan yana konumlanmış, benzer mimari yapıdaki ofislerin kira rakamları arasında 10 Dolar/m²’den fazla fark görülebiliyor. Çünkü yabancı firmaların ofis kiralama tercihini yapan özel ekipleri, A binasını tutuyor ama B binasını tutmuyor. Bu durum doğrudan doluluk oranlarına ve kira rakamlarına öyle bir yansıyor ki… Çünkü oradaki kullanıcı çok bilinçli. Konutta da bu bilinç arttığı zaman o standartlar ister istemez yükselecek. Tartıştığımız sorunların büyük kısmı kendiliğinden çözülecek.
    EB: Değerli konuklar aslında yıl başında başladığımız sohbetimizin, arama toplantısı sonrasında çok daha somut noktalara ulaştığını görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Bana göre sektör, kendi içinde artık daha ileriyi planlamak, mevcut sarmaldan çıkmak için çırpınıyor. Bu çırpınma bence son derece de sağlıklı. Bugünkü toplantıdan anlıyorum ki bir kerede, topyekün bir çözüm yerine önceliklendirerek sonuca ulaşmak hepimizin ortak görüşü. Önceliklendirilecek konular olarak da bu toplantıda da dile getirdiğimiz gibi etik, şeffaflık, kurumsallaşma ve bir düzenleyici, koordine edici otorite ihtiyacı ilk akla gelenler. Konunun iletişimi ve tüm paydaşlarla ve kamuoyuyla paylaşımını da en az bu öncelikli konular kadar önemli. GYODER, ULI Türkiye ve GİSP’in kararlılıkla bu öncelikleri takip edip sonuçlandıracağından eminim. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ederim.