Tarih bilincini mekana yansıtmak

    GİSP Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Gümüş, şehir planlama, gayrimenkul geliştirme ve diplomasi alanlarındaki deneyiminden yola çıkarak Tarihi Yarımada’nın bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini düşünüyor.

    KUYAŞ ÖRS: Bugün Tarihi Yarımada Bölgesi’nin fiziksel ve yönetimsel olarak ne gibi sorunlar barındırdığını düşünüyorsunuz?
    HAKAN GÜMÜŞ: Tarihi Yarımada, barındırdığı bütün muhteşem eserlere rağmen, artık bir çöküntü alanı haline geldi. Bu bölge, şehrin orta ve üst gelir grubuyla, şehrin üniversite gençliği ile bağını koparalı çok oluyor. Bu da bölgenin ancak ucuz turist çeken bir alan haline gelmesine neden oldu.
    Tarihi Yarımada’nın yönetimi ise tek başına detaylı olarak ele alınması gereken çok önemli bir konu. Burası, herhangi bir belediyeyle aynı yetkilere sahip bir belediyenin yönetebileceği bir yer değil. Bu kapsamdaki bir bölgenin layıkıyla yönetimini mevcut belediye yetkilerimizle çözemeyiz. “O tarihi hamamın cephesine o halıları çakamazsın,” diyecek, bunu denetleyecek, bu bölgeye gözü gibi bakacak, yeterli yetkilerle donatılmış vizyonu geniş, dünyayı ve tarihini bilen bir yönetim modeline ihtiyaç var.
    Burası aynı zamanda maalesef İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Fatih Belediyesi arasında uzun süredir bir çekişme alanı. Çok fazla konuda yetki ve uygulamaları çelişiyor. Bu da bölgede birçok konuda hareketsiz kalınmasına neden oluyor.

    KÖ: Sizce Tarihi Yarımada’nın potansiyellerinin tam olarak değerlendirilebilmesi için nasıl bir anlayışla ele alınması gerekiyor?
    HG: İstanbul Surlarını plan sınırı alarak, tarihi olan her şeyin restore edildiği, tanımlandığı, aydınlatıldığı kapsamlı bir planlama yapılması ve tarihi olmayan, deprem riski taşıyan arka bölgede (örn: Silivrikapı, Eğrikapı Bölgesi) ofis, otel, konut alanı üretmek üzere geliştirme alanı ilan edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece tarihi binalar restore edilsin demekle olmaz, bunun bir maliyeti var ve gerçekçi bir yaklaşıma bu maliyete çözüm üretmek zorundayız. Restorasyon ve düzenleme maliyetini dünyadaki büyük gayrimenkul yatırım fonlarına ve büyük gayrimenkul şirketlerine anlatacağız, Türkiye Varlık Fonu garantörlüğünde “Buradaki maliyeti karşılamanız karşılığı biz arkadaki geliştirme alanlarından sağlanacak geliri size bırakıyoruz,” diyeceğimiz bir yapı öngörüyorum. Mülkiyet meselesini ise özel bir ‘Suriçi Yasası’yla çözmeliyiz; çünkü bu söylediklerimi Türkiye’deki mevcut hukuki altyapıyla çözmemiz mümkün değil. Anayasal hak olan mülkiyete dokunmadan, kullanım hakkına el konularak tarihi binaların hayata katılmaları mümkün.
    Yönetim meselesi ise oldukça kritik ve çok fazla ıskalanan bir konu. Yönetim karmaşasına son vermek üzere ‘Suriçi Üst Yönetimi’nin kurulması gerektiğini düşünüyorum. Bu üst yönetim; kendi arkeolog, sosyolog, plancı, tarihçi, mimar ekibi olan, kalifiye, ehliyet sahibi, dil bilen, dünya görmüş idealist kişilerden oluşan bir yapı olmalı ve doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmalı. Çünkü bu bölge basit bir kent parçası değil. Bu bölge bütün dünya tarihini değiştirecek potansiyele sahip, diplomatik olarak zekice ele alınması gereken niteliklere sahip. Dolayısıyla bahsedegeldiğim vizyon projesi sadece bu memleketli değil, bütün dünyayı ilgilendiriyor.
    Mülkiyet ve yönetimle ilgili altyapıyı kurduktan sonra dünyadaki büyük mimarlık ve planlama ofislerine yerel ortaklarıyla birlikte bir fikir yarışması açmalıyız. Muhteşem fikirler toplayabiliriz. Geleneksel olanı taklit etmeyen, cam cephelerle fütüristik arayışlara girmeyen, bu bölgenin ruhunu çözmüş, tarihi olanı modernize edebilen, özgün bir mimari dil geliştirilmeli. Bütün kaldırımlar, aydınlatma elemanları, kent mobilyaları tek bir elden çıkmalı. Sonuç olarak burası; içinde bisiklet yolları, tramvay yolları olan, açıkhava müzesi olarak tasarlanan, bir günü olan bir turistin de üç günü olan bir turistin de rotasının bilindiği ve planlandığı bir bölge haline gelmeli. Öte yandan bu bölge şehrin en sağlam teknoloji altyapısına sahip yeri haline gelebilir. Gençlerin arzu edeceği diğer teknolojik ve dijital hamlelerle burası genç kesimin en çok tercih ettiği alan haline dönüştürülebilir. Yapay zeka gibi mühim bir mesele dünya gündemindeyken benim şu anda hayal edemediğim kim bilir neler yapılabilir. Dünyayı bilen, Yahya Kemal’i, Ahmet Hamdi’yi anlayan yetişmiş gençler, bu bölgede inanılmaz işlere imza atabilir.
    ‘Bugüne kadar bunlar kimsenin aklına gelmemiş mi, yapılmadı mı?’ diyebilirsiniz. Parça parça hamlelerle bu heybetli mesele çözülemiyor. Bütüncül bir şekilde, konunun bütün unsurları ele alınmadıkça her iyi niyetli girişim güdük kalır. Mülkiyet meselesi ve yönetim konusu çözülmeden kentsel yenileme yapmak sadece günü kurtarır.
    Bütün bu anlattıklarımda çok sihirli bir kelime devreye giriyor: “Organizasyon”. Türkiye işin mimari kısmını da, hukuki kısmını da bilen, birçok konuda kalifiye insana sahip. Ancak bu kişilerin “Tarihi Yarımada’yı hak ettiği değere taşımak” ülküsü altında birleştirilmesi lazım. Bu büyük organizasyonu kurabildiğimiz vakit bu vizyon projesi, Türkiye’nin İstanbul’u vitrine koyarak dünyaya “Ben buradayım,” diyebileceği bir iş haline gelebilir.
    Bu vizyon fikri; ODTÜ’deki şehir planlama eğitimi, gayrimenkul geliştirme alanındaki piyasa tecrübesi ve Brüksel’de AB konularıyla ilgili çalışırken edindiğim diplomasi tecrübesi olmak üzere üç farklı kaynaktan beslenerek oluştu. İstanbul aşkı ve tarih sevgisini de üstüne eklemek lazım. Gayrimenkul geliştirme bilmeden bu fikirleri geliştirmek mümkün değil; milli kaygılar ve uluslararası bakış açısı olmadan da Tarihi Yarımada ele alınamaz, alınmamalı.

    KÖ: Tüm anlattıklarınız içinde asıl konuşulması gereken şey bence de bu. Bu denli büyük bir organizasyonun başarılı olması için belki de Türkiye’de şu anda gündemde olan benzer projelerden farklı bir şekilde ele alınması gerekiyor. Bir toplumsal uzlaşma gerekliliğinden bahsediyorum aslında.
    HG: Daha açık konuşalım. Bu bölgeyle ilgili çok dikkatle ele alınması gereken bir mesele var: ‘Burası kazılınca, altından Bizans çıkmasını arzu eder miyiz?’ diyen bir kesim var. Suyun başında duranların çok daha geniş bir perspektifle ve tarih bilinciyle hareket etme sorumluluğu var diye düşünüyorum. Fatih Sultan Mehmet, Doğu’yu ve Batı’yı okuyacak, anlayacak, kucaklayacak özgüvene sahipti, biz neden hedeflerimizi daraltıyoruz? Yaklaşık altı asırdır üzerinde oturduğumuz coğrafyada egemenlik tartışmasına müsaade eder miyiz hiç? Evet, Ayasofya’dan başlayarak Hristiyan dünyasında farklı hassasiyetler ve niyetler olabilir. Biz bunlara pabuç bırakmayacak özgüvene sahip olduğumuzda Türkiye’nin dünya siyasetindeki yeri değişir. Bunları tarih seven, okuyan, memleketini önemseyen, uluslararası ölçekte bu konudaki tartışmaların içinde bulunmuş biri olarak bunları söylüyorum.
    Roma, Bizans, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti katmanlarının hepsini sahiplenen bir tarih bilincine varmamız gerekiyor. Osmanlı da üzerinde oturduğu Bizans mirasını ve sistemlerini adaletle geliştirerek büyüdü. Sonuçta bizim ‘At Meydanı’ dediğimiz yerin bir önceki fonksiyonu: Hipodrom; Divanyolu dediğimiz kentin omurgası bir önceki dönem Mese, aynı vazifeye sahip. Fatih Camii Külliyesi dediğimiz yerin bir önceki kullanımı Havariyun Kilisesi.

    KÖ: Bu kapsayıcı, kucaklayıcı yaklaşımı geliştirmek belki de atlamak gereken en büyük bariyer. Ama onun ötesinde ve onunla bağlantılı olarak, bu işin uzmanlarını bir araya getirecek bir uzlaşmacı yapı nasıl kurulur? Yapı olarak yurtdışında buna benzer bir örnek var mı?
    HG: Var. Daha özerk yöntemlerle yönetilen bölgeler var. Bu topraklardan verebileceğimiz emsal ise Boğaziçi Yasası ve Boğaziçi İmar Müdürlüğü. Aradaki fark şu: Boğaziçi İmar Müdürlüğü İBB’ye bağlı. Ben az önce bahsettiğim diplomatik meseleler dolayısıyla bu yapının Cumhurbaşkanlığına bağlı olması gerektiğini düşünüyorum.
    Ehliyet sahibi insanların buraya gelmesine dair kaygılarla ilgili de şunu söyleyeyim: Birçok alanda olduğu gibi burada da deniz bitti. Hele Fatih Bölgesi’ne geldiğimizde öyle bir çöküntü alanıyla karşılaşıyoruz ki… Mültecilerin en fazla yer seçtiği, kontrolsüzce yaşadığı ve şu anda da içindeki restoranların, turistik alanların %90’a varan değer kaybı yaşadığı bir alandan bahsediyoruz. Çünkü yabancı turiste odaklı bir bölge. Neden sistematik ve düzenli Türk müşterisi yok bu bölgenin? Çünkü bu insanları oraya çekmek için şu ana kadar hiçbir şey yapılmadı.
    Mesela Fatih Belediyesi’nin bisiklet yolu master planı var. Oysa bizim ciddi teknik kapasitemizle aslında bisiklet yolu tasarlamak çok kolay. Mesele, bisiklete binecek adamı oraya getirmek. Çünkü bisiklete binecek adamın başka beklentileri var. Mola verdiği zaman şık bir yerde durup kahvesini içmek istiyor, öğle yemeğini güzel bir yerde yemek istiyor, yeşillikler arasından geçmek istiyor.
    Şu anda kamunun çözüm girişimleri, parça parça yenileme alanı ilan etmek üzerine. Oysa bu devasa alan bütüncül olarak ele alınarak öncelik alanları belirlenmeli, lakin her bölgeyle ilgili üst kararların olması lazım. Hem yerelde hem de uluslararası alanda çok zekice tasarlanmış PR hamlelerine ihtiyaç var. Belki de en önemli başlıklardan biri bu işin herkese doğru anlatılması.

    KÖ: Bu türden merkezlerde en büyük sorun, buraların yalnızca turiste yönelik hizmetlerle donatılmış olması dolayısıyla gece nüfusunun olmaması ve o hizmetlerin kalitesinin gelen turistin kalite ve taleplerine göre değişkenlik göstermesi.
    HG: Kesinlikle. Buranın, içinde yaşamanın arzu edildiği bir yer haline gelmesi lazım. Şu anda aşağıdan gelen inanılmaz bir talep var. Karaköy’de olanlara bakın. Siz hiçbir şey yapmıyorsunuz kent yönetimi olarak, bırakın cepheleri, kaldırımları bile yapmıyorsunuz. Ama Karaköy’de tasarım dükkanları, cafeler açılıyor. Sonra sıçrıyor, aynı şeyler Balat’ta oluyor. Balat’ta binalar restore ediliyor, müzayedeler yapılıyor, şairler, yazarlar, ressamlar buralara taşınmaya başlıyor. Sizin de kent yönetimi olarak sadece buranın mekansal koşullarını iyileştirmeniz, güvenlik problemini çözmeniz, akıllıca planlamanız lazım. Bir bölge nasıl yaşatılabilir? Orayı gece nüfusuyla da besleyerek. Bölgenin bütüncül olarak ele alınmasıyla insanlar yeni konut alanlarından tramvayla Sultanahmet Meydanı’na hızlıca çıkıp hayata hızlıca karışabilecekler, aynı zamanda bu muhteşem bölgenin ruhunu içlerine çekecekler.

    KÖ: İşyerlerine, 100 yıllık geçmişi olan ticari faaliyetlere nasıl yaklaşmak gerektiğini düşünüyorsunuz?
    HG: Bir örnek verelim. Perşembe Pazarı’nda Ayasofya Bedesteni. Muhteşem bir yapı, içinde hırdavatçılar var. Etrafında üretim de var, küçük zanaatkarlar da var. Roma’da kent meydanını gezdiğinizde bu geleneksel ticarete dair herhangi bir şey görmüyorsunuz. Bizim mimarlarımızda, plancılarımızda bu fikirler nereden yeşeriyor şaşırıyorum. Roma’nın tarihi alanında, oradaki her şeye hayran olarak ve orada para harcayarak geri dönüyorsunuz. Bütün dünya tarihi kent merkezlerini kent ekonomisine eklemliyor. Türkiye’de ise Yeni Cami’nin hemen önündeki kaldırımı işgal ederek, mangal sattırıyorsunuz. Bu tür bir kaos var bu bölgede.
    Geleneksel ticaret dediğiniz şey ne kadar geriye gider, ne zaman geleneksel olur, o ayrı bir tartışma. 1950’lerden sonraki o büyük göç dalgalarıyla zaten birçok şeyin çivisi çıkmış. Yeni Cami’nin önündeki o küçük, derme çatma dükkanı ele alalım. Bizim alıştığımız anlamda herhangi bir düzenlemeyle muhatap olmadığını biliyoruz. Elektriği kaçak, ruhsatı yok, çocuk işçi çalıştırıyor… Neresinden tutsanız elinizde kalacak kayıt dışı bir durum var ortada. Daha evvel kötü tecrübeler yaşandı diye bu kayıt dışı durumu mu savunmalıyız, yoksa mevcut mekanı ehlileştirmek için fikirler mi üretmeliyiz?
    Yapılması gereken şey buradaki her şeyi silip, üstüne yepyeni bir şey yapmak değil. Bu bölge zaten bu şekilde ele alınamaz. Orada mevcut ticaret de devam edebilir; ama ambalajını, içinde bulunduğu mekanı, mekanın kaldırıma taşmasını, cephe rengini düzenleyebiliriz.

    KÖ: Peki bu durumu düzenlemek adına nasıl bir araç seti gerekiyor?
    HG: Mülkiyet konusuna geçelim. Diyelim ki Suriçi Üst Yönetimi kuruldu ve bu bölgedeki tek yetkili makam olarak planlamayla ilgili en büyük sıkıntımız olan çok başlılığı da ortadan kaldırdı. Sizin hırdavatçı dükkanınız var. Suriçi Üst Yönetimi sizin tapunuza değil ama kullanım hakkınıza el koyuyor. Siz artık burada hırdavatçılık yapmaya devam etmeyeceksiniz. Burası restore edilecek, kiralanacak ve fizibiliteye göre belki kira gelirinin %20’si yine size bırakılacak. Onuncu yılın sonunda da kullanım hakkınız tekrar sizin olacak. Ama bu süre zarfında buranın kullanım hakkı Suriçi Üst Yönetimi’nde olacak. Bu da yasayla garanti altına alınmalı. Mülkiyet, anayasal bir hak. Tapuya dokunulamadığı için dünyada bu tür çözümler geliştirilmiş.
    Şöyle düşünün: Roma, Prag veya Beyrut gibi birçok eski kent kurgusu olan şehirde tarihi çekirdek hep tertemiz, düzenli miydi? Orada da bir süreç var, oralarda da bu safhalardan geçildi.
    Mülkiyet konusunun buna benzer çözümleri, şu anki hukuki altyapımızla mümkün değil. O yüzden de bu bölgeye has, yeni bir hukuki çalışma yapılması gerekiyor. Elimizdeki üzeri tozlanmış, bir kutuda unutulmuş bu elması temizleyip tekrar dünya sahnesine çıkarmamız gerekiyor. Finansal boyutu ise bence işin en basit kısmı.

    KÖ: Ölçek çok büyük değil mi?
    HG: Ölçek büyüdüğü zaman finansman seçenekleriniz çok daha fazla. Dünyadaki birçok gayrimenkul yatırım fonu 100-200 milyon Dolar’lık işlere bakmıyor. Burada milyar Dolar’lık bir işten söz ediyoruz. Eğer karşılığında ne alacağını net bir şekilde anlatırsanız ve devlet garantisi olursa büyük fonların gelmemesi için hiçbir sebep yok. Buna Avrupa Kalkınma ve İmar Bankası ve Dünya Bankası gibi organizasyonlar da dahil. Yani bunun finansmanıyla ilgili kısım, en son ve en kolay kısım. İlk yapılması gereken, mülkiyet ve yönetim meselesinin çözülmesi ve algının yükseltilmesi için de dünyaya bu konunun açılması. Yani dünyadaki büyük planlama ve mimarlık ofislerine bu işin tartıştırılması, araştırılması ve burayla ilgili fikirler ürettirilmesi.

    KÖ: Böyle bir projenin zamanlaması ne olmalı sizce?
    HG: Bence en doğru zamandayız. Şu an, Türkiye’nin dışarıdan -UNESCO gibi- herhangi bir baskı olmadan, uluslararası camiaya zekice tasarlanmış bir projeyle çıkması için en uygun zaman. Yerel seçimler öncesi de umut vaat edecek ve o bölgenin kaderini değiştirebilecek bir iş. Hamle yapmadığımız her gün, bu bölge kaybediyor. Sadece bu bölge değil, İstanbul kaybediyor. Buradaki gayrimenkullerin değeri artabilecekken artmıyor, şu ankinin üç katı turist çekilebilecekken çekilemiyor. Çok da basit bir sebebi var: Burası layıkıyla yönetilmiyor.

    KÖ: Bu aslında Türkiye’nin kronik problemli durumunun bir özel vakaya uygulanması değil mi? Planlama yapılamaması, finansman bulmakta çok zorlanılması, yeterince iyi araçların geliştirilememesi, uzlaşma alanı oluşturulamaması. Bunu aşmak için bir adım atılmasına ihtiyaç var ve siz de bu projenin iyi bir örnek oluşturabileceğini söylüyorsunuz.
    HG: Her birimiz tek tek bu alanla ilgili bir sürü fikre sahibiz. Ancak bu fikirler bir sinerji üretmiyor. Bizim tek başımıza oradaki tarihi eserlere çok üzülmemiz, kendi aramızda konuşmamızın hiç kimseye bir faydası yok. Gerekli sinerjiyi yaratmanın yönteminin de doğru aygıtları bir araya getirmek olduğunu ve bu yapının arkasında bir kamu iradesinin olması gerektiğini söylüyorum. İşin içinde kamu iradesi olmazsa zaten bir beyin jimnastiği olarak kalır. Ben, milli kaygılarla üretilmiş uluslararası “Tarihi Yarımada Vizyon Projesi’nin” kamuoyu gibi Cumhurbaşkanı tarafından da destekleneceğini düşünüyorum. İstanbul’a karşı büyük sorumluluğumuzun bilincinde olarak, daha fazla vakit kaybetmeden bu konuda harekete geçmemiz gerekiyor.