Tarihi Yarımada nasıl dönüştü/dönüşmeli?

    Tarihi Yarımada dönüşürken bölge ve tarihinin kimlik ve ögelerinin korunma süreci, kentin sürekliliğini ve içinde yaşayanlarda aidiyet duygusunu sağlamayı hedef almalıdır.

    Kentsel dönüşüm; kentsel gelişmenin, toplumsal, ekonomik ve mekânsal olarak yeniden ele alındığı ve kentteki sorunlu alanların sağlıklı ve yaşanabilir hale getirilmesi için yıkıp yeniden yapma, canlandırma, sağlıklı hale getirme veya yeniden yapılandırma için proje üretilmesi ve uygulanması gibi müdahaleler bütünüdür. Bu makale özelinde ele alınacak kentsel dönüşüme konu alan ise mimari, mahalli, tarihsel, sanatsal ve estetik nitelikleri gereği birliktelikleri bireysel varlıklarından daha çok kıymet taşıyan kültürel ve doğal çevre alanlarının bir arada bulunduğu kentsel sit alanlarının başında gelen Tarihi Yarımada Bölgesi’dir.

    I. Kentsel dönüşümün Tarihi Yarımada özelinde tarihi

    • i. Tarihi arka plan

    İstanbul’un tarihi alanları, 1985 yılında UNESCO’nun kültürel ve doğal varlıklara tüm insanlık olarak sahip çıkma bilincini oluşturmak üzere ortaya attığı “Üstün Evrensel Değerler” listesine alınmadan evvel ulusal mevzuat kapsamında sit alanı olarak tescillendi. Ne yazık ki 2000’li yılların başına kadar Tarihi Yarımada Bölgesi’nde sistematik bir koruma mekanizması öngörülmüş değildi. Sultanahmet Arkeolojik Parkı 1953’te, Süleymaniye Koruma Alanı 1977’de, Zeyrek Koruma Alanı 1979’da ve Kara Surları Koruma Alanı 1981’de Dünya Miras Listesi’ne önemi ve niteliği bakımından farklı başlıklar (kentsel arkeolojik alan) altında sit alanı olarak kaydedildi. Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’ye ait Uygulama Rehberi gereğince de üstün evrensel değerlerin katılımcı bir yaklaşımla korunabilmesi için alan yönetim planlarının zorunluluğu öngörüldü. Türkiye de bu sayede 2004 yılında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na ilave edilen Ek-2a maddesi ve 3. Maddeye ilave edilen tanımlar ile ilk kez “yönetim planı” kavramı ile tanışmış ve koruma mekanizmalarını sistematikleştirmeye başlamıştır.

    • ii. Tarihi Yarımada yönetim planı

    Tarihi Yarımada’nın konu olduğu planlama çalışmalarının başında 1933’da plan taslağı ve raporu kabul edilmesine rağmen uygulamaya geçmemiş Herman Elgötz planı ile yine 1935’te Dr. Martin Wagner tarafından çevresel analizlere dayanılarak hazırlanmış ancak yönetimin beklentilerini karşılamadığından uygulanmayan “İstanbul ve Havalisinin Planı” gelmektedir. Nihayet 1936’da Paris Şehircilik Enstitüsü öğretim üyesi Paris Bölge Başşehircisi Prof. Henri Prost’un 1951’e dek süren çalışmalarıyla İstanbul planlanmaya başlanmıştır. Prost çalışmalarında bugün dahi uygulanmakta olan ilkeleri ve plan kararları göze çarpmaktadır. Bunlar arasında Tarihi Yarımada silüetini korumak adına denizden 40 m yükseklikten önce en çok üç katlı binalara izin verilmesi ve 40 m’den sonra H: 9.5 m’den daha fazla olmaması; Sultanahmet çevresinin arkeolojik alan olarak korunması; Vatan ve Millet Caddesi ile Sirkeci-Florya Sahilyolu olarak üç geniş ana yol yapılması sayılabilir.

    1983 sonrası ise Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, İmar Kanunu ve Turizmi Teşvik Kanunu ile yasal anlamda sistematik korumalar getirilmeye çalışıldı. Tarihi Yarımada Yönetim Planı’nın 2005’te yürürlüğe girmesiyle 2006’da “İstanbul Sit Alanları Alan Yönetimi Başkanlığı”, 2008’de “İstanbul Sit Alanları Danışma Kurulu” ve “Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu” kurulmuş ve çalışmalarına başladı.

    II. Avrupa’da durum

    Avrupa dönüşümde ilgili alandaki yaşamın nüfus problemlerine, sosyoekonomik ve kültürel durumuna çare bulmayı hedeflemiştir. Avrupa’da ve diğer gelişmiş ülkelerde kentsel dönüşüm hususu özelleştirilerek kentsel yenileme, kentsel iyileştirme, kentsel koruma, soylulaştırma gibi plan farklılıkları sayesinde asıl amaç plan isminde dahi vurgulanarak kişilerin ve kurumların söz konusu tarihi bölgelerdeki ehliyetleri sınırlanmıştır.

    Batı’da öne çıkan temel özelliklerin başında ilgili alanın stratejik planlaması gelmektedir. Bu noktada belirtilmelidir ki turizmin farklı kaynakları olduğu çoktan kabul edilmiş, bunun üzerinde tarihi/kültürel turizmin, kentsel kimliğin ne denli önemli olduğunun farkına varılmış ve stratejik planın sosyal etki değerlendirmesi yapılmaktadır.

    Avrupa’da öne çıkan başka bir özellik ise işbirlikçi ve katılımlı planlama sürecidir. Projelerde aktif rol üstlenen aktörler sadece kamu sektörü ve özel sektör girişimcileriyle sınırlı kalmamış, gönüllü kuruluşlara ve toplumun farklı kesimlerinden ortaklıklara ilgili alanlarda söz hakkı tanınmıştır. Çok aktörlü ve çok sektörlü katılımın garanti edilmesi, projelerin çok boyutlu bir biçimde ele alınmasını sağlamıştır. Projeler sadece kamu gücüyle ele alınmamış, yerel yönetim ve ilgili alanda söz sahibi olan yerli halkın da ekonomik ve sosyal ihtiyaçları göz önünde tutulmuştur.

    Avrupa’da yapılanlara örnek Londra’dan verilebilir. Trafalgar Square’in restorasyonu için proje yarışması açılmış, kazanan proje büyük ölçüde kamu sektörü tarafından finanse edilerek söz konusu alan yaya akışının sağlanmasıyla yenilenerek tekrardan tarihiyle özdeş olarak turizme kazandırılmıştır.

    Fransa’da özellikle tarihi şehir merkezlerinde herhangi bir gökdelene rastlanması alışılmadık bir olgudur. Çünkü yoğun olarak yer alan tarihi binalar ve bölgelerin korunması adına çok katı normlar mevcuttur. Fransa’da 1973’te Montparnasse Bölgesi’ne yapılan gökdelendir (Tour Maine-Montparnasse). Yapılan gökdelen tarihi şehrin neredeyse en dış halkasında yer almasına rağmen inşasından 2 yıl sonra tarihi şehrin herhangi bir yerine 7 kattan büyük bina yapılması yasaklanmıştır. Hatta bu gökdelenin balkonunun en güzel manzarayı sunduğu, çünkü ancak o zaman bu gökdelenin görülmediği söylenerek gökdelenin varlığı tenkit edilmiştir.

    III. Dönüşümde bizim yapabileceklerimiz

    Ülkemizde kentsel dönüşümün toplumsal, ekonomik ve sosyal yönü göz ardı edilmiş, sadece fiziksel mekân dönüşümüne odaklanılmıştır. Sosyo-kültürel unsurlar göz ardı edilmektedir.

    “Tarihimizi koruyor ve yaşatıyoruz!” sloganıyla restorasyon projeleri işin ehli mimarlar ve mimari tarihçilerinden oluşan kurullar ile yerel halkın ve sivil toplum örgütlerinin katılımı sağlanarak hazırlanmalıdır. Gazeteci-yazar Andrew Finkel’in söylediği gibi “Günümüzde İstanbul’a verilen hasar, 4.Haçlı Seferi sırasında Haçlıların Konstantinopolis’e verdiği hasarla boy ölçüşebilir”. Bu durumun farkına varılarak söz konusu bölgelerin ıslahı belli bir ilkeler serisi doğrultusunda sağlanmalıdır.

    Her şeyden önce yapılabileceklerin başında Tarihi Yarımada Bölgesi’ne tehdit oluşturan unsurların belirlenmesi ve sınıflandırılması vardır. Bu tehditlerin başında kentsel ve tarihsel kimliğin bozulması ve yok olmakla karşı karşıya olmasıdır. Şehir manzarası ve kentsel peyzajın kaybolması da kategori edilebilir. Alandaki etkinlik ve faaliyet dokusunun değişmesi de tehditlerden başka bir tanesidir.

    Özellikle Tarihi Yarımada gibi özellikli bölgelerin korunması ve geliştirilmesinde şöyle çözümler önerilmektedir: (i) koruma alanının belirlenmesi ve bunun etrafında tampon bölge uygulaması yapılması, (ii) tarihi bölgelerin araç trafiğine kapatılarak yayalaştırılması, (iii) turizm ürünlerinin sınıflandırılması ve bunlara yönelik olarak koruma planlarının yapılması, (iv) tarihi korumada yerel katılımın sağlanması ve teşvik edilmesi ile bölgenin korunması ve (v) geliştirilmesinde finansal planlama yapılarak sürdürülebilir bir kalkınmanın sağlanması.

    Tarihi Yarımada dönüşürken bölge ve tarihinin kimlik ve ögelerinin korunma süreci, kentin sürekliliğini ve içinde yaşayanlarda aidiyet duygusunu sağlamayı hedef almalıdır.

    Bu makaleyi kaleme almamda destek olan müstakbel meslektaşlarım Stj. Av. Necip Fazıl Erbeyin ve Stj. Av. Tuğçe Gündüz’e teşekkürlerimi sunarım.