Bir gayrimenkul projesi olarak kültür kompleksi: Bomontiada

    Bomontiada'yi konsept aşamasından işletmesine, SANALarc Kurucu Ortağı Alexis Şanal ve Pozitif Kurucu Ortağı ve CEO’su Cem Yegül ile konuştuk.

    Son yılların gözde etkinlik mekanlarından Bomontiada’yı, adını aldığı Bomonti Semti’ne olan etkileri üzerinden ele aldık. Projeyi, konsept aşamasından işletmesine, SANALarc Kurucu Ortağı Alexis Şanal ve Pozitif Kurucu Ortağı ve CEO’su Cem Yegül ile konuştuk.

    KÖ: İsterseniz öncelikle Bomontiada fikrinin ilk ortaya çıkışından başlayalım.
    CEM YEGÜL: Biliyorsunuz bir dönem İstanbul’da nitelikli konser mekanları pek yoktu. 1990’ların ortasında birlikte çalıştığımız bir şirketin o bölgedeki deposuna gittiğimizde, aklımızdaki etkinlikler için ideal olduğunu düşünmüştük. Ve beş yıl arka arkaya orada bir festival düzenledik. Oralara gidip geldikçe bu atıl duran bira fabrikası da dikkatimizi çekmişti. Kendi kendimize, “Nasıl oluyor da kimse burasıyla ilgili hiçbir şey yapmıyor?” diyorduk. Böyle bir yer bizim olsa, buradan bambaşka bir kültür doğar diye hayaller kurmuşluğumuz vardır.
    Aradan yıllar geçti, birlikte başka işler yaptığımız Efes Pilsen bize geldi ve burada bir bira müzesi kurmak niyetinde olduğunu söyledi. Müzeye bir takım kültür ve eğlence işlevleri de eklemek istiyorlardı. Bize, “Bu projenin içine, markalarınız ve deneyimlerinizden bir karma katmak, Babylon’u getirmek ister misiniz?” diye sordular. Biz de kabul ettik ve görüşmelere başladık. Ancak bu arada ortaya çıkan hukuki gelişmelerden ötürü bir bira müzesi bile alkollü içecek tanıtımı kapsamına girdi. Bunun üzerine Efes Pilsen projeden vazgeçti.
    Aradan yine belli bir süre geçtikten sonra, yaklaşık dört yıl kadar önce, bizim projeye dahil olduğumuzu duyduğundan olsa gerek, Çeçen ailesi bizimle temasa geçti. Onlar bu araziyi satın almışlardı. Biz de tam bu sırada Doğuş Grubu’yla birleşme aşamasındaydık. Doğuş’un yönetiminden bazı isimlerle birlikte binayı gezdik. Sanırım son aşamada burasının başarılı olacağına ve yakın çevresi için önemli ekonomik faydalar sağlayacağına ikna oldular. Anlaşma gerçekleşti. Biz, yani ben, Vasıf Kortun ve Alexis Şanal olarak gerek ticari gerek ticari olmayan işlevlerin programlanması ve tasarıma aktarılmasının sorumluluğunu alan taraf olduk. Atölye grubunu ve Babylon’u projeye dahil ettik, bir sanat mekanı olan Alt’ı, yeme içme mekanı Kilimanjaro’yu geliştirdik; Doğuş da burası için Populist, Monochrome gibi kendi markalarını oluşturdu.
    Tabii burasının başarıya ulaşması için bir kamusal programlamaya ihtiyacımız vardı. Bu program için bir kreatif kurul oluşturuldu. Bu kurul hem avludaki etkinlikleri tasarladı hem de yapıdaki kültürel sakinleri bir araya getirdi; onların etkileşime girmesini, birbirinden beslenmesini sağlayacak ortamı sağladı. Tüm bu operasyonu bir buçuk yılda tamamladık. Yapıdaki bütün mekanlar aynı anda açılmadı; önce Babylon ve ATÖLYE açıldı, Ardından aynı akşamda ALT, Kilimanjaro, Delimonti ve Kiva açıldı. The Populist ve Monochrome ise ilerleyen aylarda hayata geçti. En son olarak da Kasım 2016’da Leica Gallery İstanbul sakinlere katıldı.

    KÖ: Hepsinin tek bir seferde açılmamış olmasının nedeni farklı mimari projelere ve süreçlere sahip olmaları mıydı? Bir de tüm süreci etkileyen, yapının tarihi olması meselesi vardı tabii.
    CY: En başta verilen karar doğrultusunda, burasının asıl çekim merkezi olan Babylon diğer mekanlardan önce açıldı. Bomontiada markası ondan da önce çalışılmaya başlanmıştı. Yaratıcı sektörlerden kişilerle birlikte marka ile mekan ilişkisini masaya yatırıp uzun uzun çalışmıştık. Babylon’un ardından Doğuş Gayrimenkul koordinasyonunda diğer mekanlar devreye girdi.
    ALEXIS ŞANAL: Han Tümertekin bir restorasyon ve restitüsyon projesi çalışmıştı. Bu proje genel bir iş planına göre hazırlanmıştı ve yapıda neyin nerede olacağını içeriyordu. Biz bu genel planlamanın dışına hiç çıkmadık. Buna bina cepheleri de dahil. Bu arada Anıtlar Kurulu’ndan alınan izin böyle bir mekan için gereken tüm teknik altyapı değişikliklerine zaten el veriyordu.
    CY: Sizin Kasım-Aralık sayınızda yer alan bir iki konuya da açıklık getirelim: İnşaat süreci devam ederken yerlere uygulanan laminat parkeler tamamen geçici amaçla kullanılmıştı; orijinal duvarlar ise sıvanmamış, bir sergileme mekanının gereği koruma amaçlı yapılan başka bir dizi duvarın arkasında kalmıştı. Yapıda gerçekleştirilen bu ve benzer uygulamalar tamamen barındırdığı tarihi kimliği korumaya yönelikti. Bomontiada gibi bir projede çok net bir biçimde görüldüğü üzere tarihi bina restore edilir ve korunur, fonksiyondan ötürü gerek duyulan her türlü yeni eklenti tarihi olandan ayrışacak şekilde imal edilir.

    KÖ: Anladığım kadarıyla inşa aşamasına gelmeden önce konseptten bahsetmek gerekiyor.
    AŞ: Bomontiada’yı ilginç kılan noktalardan biri burasının en başından itibaren bir kültürel üretim platformu markası olarak geliştirilmiş olması. Bomontiada yaratıcı kültür endüstrisinin Türkiye ekonomisine olan katkısını arttırmak amacıyla kuruldu. Böyle bakınca bir gayrimenkul projesi olarak geliştirilen bir binanın kültür endüstrisine ev sahipliği yapmasından bahsedebiliriz. Dolayısıyla Bomontiada alışageldiğimiz anlamda bir gayrimenkul projesi değil.
    Bomontiada bir bölge olarak Bomonti’nin dönüşümü için bir nüve olma iddiası taşıyor. Şişli’nin merkezinde yer alan bu bölge 1950’lerden kalma, artık kullanımda olmayan endüstriyel yapıları içeriyor. Burasının barındırdığı yüksek metrekareli mekanların önümüzdeki 20 yıl içinde film prodüksiyon şirketleri, çeşitli tasarım alanları, reklam ajansları gibi kreatif faaliyet alanları için önemli bir cazibe merkezi olacağını düşünüyoruz.
    Diğer taraftan da Bomonti’de 5.000-10.000 kişilik bir nüfus artışına yol açacak bir konut dönüşümünün de yaşanmakta olduğunu gözlemliyoruz. Yapılmakta olan bu yüksek yapılara yerleşecek olanların çevreden beklentileri de oldukça farklı olacak. Bölgenin ulaşım açısından da metroya yakınlığından ötürü avantajlı olduğunu, diğer toplu taşıma araçlarından da gelecekte daha iyi faydalanacağını öngörüyoruz. Bunlara bölgede yer alan Mimar Sinan Üniversitesi kampüsü, Şişli Belediyesi Organik Pazarı gibi aktörleri de dikkate alıyoruz.
    Biz Bomontiada olarak kendimizi bu uzun vadeli kentsel dönüşümün içinde yön verici aktörlerden biri olarak konumlandırıyoruz.

    KÖ: Bomonti’de yükselmekte olan yüksek katlı projelerin şehir merkezinde artık pek de bulunmayan büyüklükte boş arazilerden faydalandığını biliyoruz. Bu da bir kentsel dönüşüm kurgusuna yol açtı.
    CY: Biz bu dönüşümden önce buradaydık. Ve bu dönüşüm bizimle başladı. Belki bazı malsahiperi arazilerini biz gelmeden önce satın almıştı. Ancak bizim ortaya koyduğumuz kültürel faaliyetin gayrimenkul konseptlerinin oluşturulmasında etken olduğunu düşünüyorum.
    AŞ: Biz Bomontiada’yı kendi kontrol ettiğimiz alandan yola çıkarak bir nüve, bir çekirdek olarak adlandırıyoruz. Ancak uzun vadede burasının başka kurumsal aktörleri de bünyesinde barındıran bir kampüse dönüşmesini umuyoruz. Kısa döneme bakıldığında yaptığımız işin cesaret gerektiren bir süreç olduğunun farkındayız. Öte yandan vizyonumuzu New York’taki Rockefeller Center’a benzetmek mümkün; çünkü kendimizi şehrin bir kısmının yeniden inşasında başka önemli oyuncuları bir araya getiren bir aktör gibi görmek istiyoruz.
    Tasarım açısından bakacak olursak, burasının orta avludan yola çıkarak Bomonti’deki kamusal alanların bir parçası olma iddiasıyla kurulduğunu söyleyebilirim. Öyle ki ihtiyaç olunan noktada, küçük parklarda, bahçelerde ya da gayrimenkul projelerinin açık alanlarında buradakine benzer kamusal kullanımlar için örnek teşkil edeceğini düşünmüştük. Örneğin bodrum kattaki Alt mekanını bir kamusal iç mekan olarak planladık; Salt’taki kültür merkezine benzer bir biçimde. Bir bakıma özel mülkiyet sınırlarının kamusal mekan yaratmada bir engel teşkil etmediğini göstermeye çalışıyoruz.
    Kapıdan girdiğinizde sağda avlu, solda ortak alan var. Avlu tam anlamıyla bir kamusal mekan; isteyen istediği gibi kullanabiliyor. Şu anda her ne kadar restoranlardan biri oraya masalarını koyduysa da hala herkese açık. Bu bizim için çok kıymetli, çünkü herkesin buranın bir parçası olduğunu hissetmesi önemli. Bu mekanın toplumsal etkileşimin cereyan ettiği, kimi zaman gerilimli denebilecek gerçek bir kentsel sahne olmaya başladığını görüyoruz. Örneğin Alt’a gelen deneysel, genç yaratıcılarla, Atölye İstanbul’a gelip giden girişimci tasarımcılar veya Kilimanjaro’nun daha rafine, Populist’in daha genç müşteri kitlesi burada bir araya geliyor.
    Diğer mekanımız olan etkinlik alanı ise şehirde eksikliğini hissettiğimiz bir park alanı. Amacımız da mahallelilerin kendi parkları olarak benimseyecekleri bir mekan yaratmaktı: Haftada bir pazarları caz konserleri, akşamları çeşitli performanslar olan; onun dışında da insanların içlerinden geldikçe gelip kullanabilecekleri bir mekan. Öyle ki isteyen kendi grubuyla gelip kendi müziğini bile yapabilir; açık bir kamusal sahne olarak.
    Dünyadaki örneklerde mekanların işleyişinde çok farklı toplumsal grupların bir araya geldiği deneysel arayışlardan bahsetmek mümkün. Bu yıl biz de, çevreden yerler kiralayarak mahalleye eklemlemeye gayret ettiğimiz bir misafir sanatçı programı da başlattık. Ayrıca çok iyi bir performans sanatları programı olan komşumuz Mimar Sinan Üniversitesi’yle mekanın kullanımına ilişkin bir işbirliğimiz var. Babylon da oldukça deneysel bir program oluşturdu. Gelecek kuşak programlarının denemesi sayılabilecek bu içerik oldukça başarılı oldu.
    Bizim yeknesak olmayan, böylesi bir platform çeşitliliğine ihtiyacımız var. Bu anlamda kendimizi yaratıcı endüstrinin bir laboratuarı olarak görüyoruz; bu sektörde olacakların prova sahnesi. Aynı zamanda da geleceğin post-endüstriyel İstanbul’unun kentsel dönüşüm adına bir deneme sahası.

    KÖ: Böyle bakınca hala boş olan komşu arsalar ya da bira fabrikasının eskiden parçası olan metruk silo binaları ciddi bir potansiyel tarifliyor.
    AŞ: Biz de önemli kültür kurumlarından biri orayı kullansın istiyoruz. Çeçen ailesinin yakından ilgilendiğini biliyorum. Aslında herkesin ilgisini çeken Hazine’ye ait küçük bir arazi orası. Doğru kültürel proje geldiğinde gerektiği gibi dönüşeceğine eminim.
    CY: Tarihsel olarak baktığımızda da, bira fabrikasının avlusunun 1900’lerde çevrede yaşayanların buluşma yeriymiş. Yani aslında tarihsel olanı yeniden hayata geçirdiğimizi ya da yeniden biçim bulmasına olanak sağladığımızı söylemek de mümkün.
    AŞ: Açılışa gelen mahalleliden birinin eski bira fabrikası çalışanı olduğunu ve avlunun bu haliyle yeniden hayata geçmesinden çok mutlu olduğunu söylediğini hatırlıyorum. O zamanki bira fabrikası çevre için önemli bir işveren, avlu da sosyal çekim merkeziymiş. Başka bir biçimde biz de benzer bir rol tariflemeye çalışıyoruz kendimize.

    KÖ: Biraz da Babylon’dan bahsedecek olursak; Babylon Bomonti, Tünel’deki orijinal Babylon’un devamı mıydı?
    CY: Tünel’deki Babylon’da, buradakine benzer bir süreç yaşanmıştı: 1990’ların sonuydu, açıldığımızda Asmalımescit’in tek kültürel mekanıydık ve izleyicilerimiz açısından baktığınızda pek güvenli bir çevre içinde değildik. Aslında kendi kontrolümüz olmayan bir ortama girerek bir hata yapmıştık. Ancak bizim oradaki varlığımız çevrenin soylulaşarak dönüşmesinde önemli rol oynadı. Ve onun ardından bu sefer oradaki mekanları ele geçirmeye çalışan aç kurtlar geldi. Bizim kontrolümüz olmayan yeni bir ortam oluştu. Bu deneyimden çıkardığımız en önemli ders, yeni yapımızı kurarken baştan doğru paydaşları bir araya getirirsek Babylon’un çok daha güçlü bir etki yaratacağıydı.
    Bomontiada tabii ki Asmalımescit’te yaptıklarımızın bir anlamda devamı; ama daha kontrollü bir ortamda çok daha büyük bir mekan. Bu sefer da ortak bir kültüre sahip, benzer amaçları olan sakinlerimiz var. Bu haliyle Bomontiada’nın çevresel etkisinin kat be kat fazla olacağını biliyoruz.
    Mekansal olarak baktığımızdaysa, eski Babylon’nun alametifarikası sayılan U-şeklinde çok karakteristik bir mezanin katımız vardı. Anıtlar Kurulu kuralları geçerli olduğu için maalesef onu buraya taşıyamadık. Ama tabii burada da Ahmet Alataş’ın bahsettiği üzere tek tek elle imal edilmiş akustik panellerimiz sayesinde elde ettiğimiz mükemmel bir sesimiz var.

    KÖ: Malum artık Doğuş Grubu’nun bir parçasısınız. Önemli gayrimenkul yatırımları olan bir grubun İstanbul’un merkezindeki çok kıymetli arazisini bir kültür kurumu olarak kullanmaktasınız. Üzerinizde ticari bir baskı hissediyor musunuz?
    CY: Bu sorunuzun arkasında dev bir yanlış anlama olduğunu düşünüyorum. Başta da büyük kuruluş yöneticilerinin zihninde. Kültür para kazandırır. Kültür bir sosyal sorumluluk değildir. Kültüre yatırım yaparsanız müthiş ticari getiriler elde edersiniz. Nedense bu konu yeterince anlaşılmıyor ve gündeme gelmiyor. Tabii bazı kentler bunu çok iyi idrak etmiş. Örneğin son zamanlarda New York’a gittiyseniz, gayrimenkul fiyatlarının zaten oldukça yüksek olduğu finans bölgesinde insanların kültür yatırımları yaptığına tanıklık edebilirsiniz. İstanbul kültür endüstrisinin karlı bir sektör olduğunu henüz diğer metropoller kadar iyi kavrayamadı. Tek derdiniz salt para kazanmaksa dahi bu böyle.
    Kendi grubumuz da bize ciddi bir özgürlük alanı vermiş durumda. Tabii ki son kertede herhangi bir işkolu gibi para kazanmak zorundasınız. Ama burasının uzun vadeli bir proje olduğunun, dayanıklılık, cesaret ve inanç gerektirdiğinin farkındayız.
    AŞ: Gayrimenkul sektörünün yeni bir iş modeline ihtiyacı var. Gayrimenkul sektörünü uzun bir süredir inşaatçılar yönetiyor. Ve hala sattıkları şeyin ortam ve deneyim değil metrekare olduğunu sanıyorlar. Cem gibi Salih gibi insanlar ise yeni iş modelleri geliştiriyor ve bundan para kazanıyorlar. Ve bunlar içgüdüsel modeller değil, düpe düz 21. yüzyıl iş modelleri: Kültürel varlıklar sinerji yaratıyor, onlara yatırım yapanlar da bundan fayda sağlıyor. Bunu bir tek proje gibi düşünmeyip portföye çevirenler, bir ekoloji yaratanlar ciddi karlar elde ediyor. Aynı zamanda risklerini de minimize etmiş oluyorlar. Çünkü pazar koşulları değiştiğinde herkes o bahsettiğim metrekareleri terk ediyor; çünkü onların muadilini bulmak çok kolay. Ama insanların duygusal bağlar kurduğu kültür projeleri yapıyorsanız böyle olmuyor.